<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	>

<channel>
	<title>OYHAN HASAN BILDIRKİ ÖYKÜLERİ</title>
	<atom:link href="http://oyhanhasanbildirki.blogder.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://oyhanhasanbildirki.blogder.com</link>
	<description>Türkçe Öyküler</description>
	<pubDate>Tue, 22 Jul 2008 20:38:52 +0000</pubDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.5.1</generator>
	<language>en</language>
			<item>
		<title>ŞEFTALİ ÇİÇEKLERİ * Oyhan Hasan BILDIRKİ</title>
		<link>http://oyhanhasanbildirki.blogder.com/2008/07/16/seftali-cicekleri-oyhan-hasan-bildirki/</link>
		<comments>http://oyhanhasanbildirki.blogder.com/2008/07/16/seftali-cicekleri-oyhan-hasan-bildirki/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 16 Jul 2008 07:10:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Oyhan Hasan BILDIRKİ</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Üçüncü Günün Öğlesi]]></category>

		<category><![CDATA[Başlık parası]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://oyhanhasanbildirki.blogder.com/?p=24</guid>
		<description><![CDATA[
      
      Hayli zaman olmuştu köyümden ayrılalı. Senelerdir ne anamı, ne bacımı görmüştüm. Babamın sağlığında bir okuma sevdasına düştüm. Babam severdi okuyanı. Okumamı, büyük adam olmamı isterdi. “Büyük adam olmak…” derdim, gerisini getiremezdim. Ne demektir büyük adam olmak? Ne o günlerde, ne de şimdi hâlâ bu soruya bir cevap bulamadım.
      Senelerim bir bir eridiler, yok [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div class="wl_tekst">
<p>      <img src="http://farm1.static.flickr.com/227/482905427_0f34b8c42f.jpg?v=0" alt="Hisar'daki ilk öyküm" /></p>
<p>      Hayli zaman olmuştu köyümden ayrılalı. Senelerdir ne anamı, ne bacımı görmüştüm. Babamın sağlığında bir okuma sevdasına düştüm. Babam severdi okuyanı. Okumamı, büyük adam olmamı isterdi. “Büyük adam olmak…” derdim, gerisini getiremezdim. Ne demektir büyük adam olmak? Ne o günlerde, ne de şimdi hâlâ bu soruya bir cevap bulamadım.<br />
      Senelerim bir bir eridiler, yok oldular. Büyük adam olmak, bir iş başına geçmek, “karakullukçuluk”tan kurtulmak düşüncesi ezdi beni, bitirdi. Oysa köyüm ne kadar güzeldi? Küçücük bir dünyam, özüyle, yaşantılarıyla ve hasretleriyle benim olan bir dünyam vardı. Etrafı çepeçevre saran dağların arkasında ne vardı, bilemezdim. Dünya, o dağların gökle birleşir gibi olduğu yerde biter sanırdım. Açlık, susuzluk, sefalet, grev, lokavt, gece hayatı şu veya bu gibi kavramlara yer yoktu sözlüğümde. Söyleseler, anlamazdım.<br />
      Hoş, zaten benim köyümün derdi de değildi bunlar. Veli’nin kahvesinde radyo bile yoktu. Eski bir gramofon vardı. Radyonun, televizyonun, sinemanın adını kitaplardan öğrenmiştim. Saf, temiz bir gönül adamıydım. İlkokula gidinceye kadar, kahveci Veli’nin oğlu Yunus ile kırlarda davar otlatırdık. Yunus, davara çıkmadığı zamanlar, kendi dünyama yeten, saf hayâllere dalardım. Yunus’un bir kardeşi vardı, yüzü çil çildi. Ona, “Çilli Kız” derdim. Delikanlı olduğumu, onunla da evlendiğimi düşünürdüm. Kendi başıma bir evim, davarım olurdu. Veli dayının kahvesine gidip, yaşıtlarımla yârenlik eder, gramofonu dinlerdim. Bir gün Çilli Kız, bir gün bacım azık getirirdi. Yer içer, kırlarda çocukluğun en tatlı oyunlarına dalar giderdik. Akşamlar olur, sabahlar olur aynı hayatı yaşamaktan sıkılmazdım.<br />
      Sonra koptum o köyden… Uzak, daha önceden adını bilmediğim bir şehre geldim. Kunduralarım boyasız, elbiselerim ütüsüzdü. Saçlarım, “keçi kırkımı” tıraşlıydı. Şehirlinin bir acayip bakması, küçük yüreğime işlerdi. Ders aralarında arkadaşlarım, “konser, saz, caz” derlerdi. Anlayamazdım.<br />
      Günler geçti, “Çilli Kız”ı unuttum. Yunus’un adını anmaz oldum. Duygularıma, düşüncelerime bir şeyler oldu. Bara, saza, caza gittim. Yeni yeni sevdalara düştüm. Bir gün Hale’ye, bir gün Jale’ye kavalyelik yaptım. İçkiye alıştım bu ara. Bir yüksek okula başladım. Değişen hiçbir şey olmadı ama ben, ben değiştim. Sözde “karakullukçuluk”tan kurtulacak, büyük adam olacaktım. Ne gezer? “Vatan-millet-Sakarya” diyerek, sayısız “boykot”larla bol bol kaytarıcılık edebiyatı yaptık.<br />
      Tam şeftalilerin çiçek açma zamanıydı, bana kapıyı gösterdiler. Yapayalnız kalmıştım. Dostlarım ne bir direniş göstermişler, ne de beni teselli etmiştiler. O zaman, aynaya baktım. Hayır! Bu görünen adam, ben değildim. Saçlarına kır düşmüş, şakakları çukurlaşmış, omuzları çökük, elleri bomboş olan bu adam, ben değildim. Bambaşka birisiydi o. Bencildi, serseri kılıklı, “hippi” özenticisiydi. Ağaçlara baktım. Bir silkiniş içindeydiler. Şeftaliler çiçek açıyordu. Hani benim çiçeklerim?<br />
      Köprü’de Hale’ye rastladım. Tıfıl biri vardı yanında, kol kola idiler. Yüzüne baktım, iyice gözlerinin içine, beni tanımadı. Uzakta demirlemiş gemiler vardı. Balıkçılar, balık avlıyor. Bir adam, az ileride cırtlak sesiyle, yarım ağızla söylediği günün son şarkılarını okuyor, evine eli boş dönmemeye çalışıyordu. Akşam gazetelerinden birinin manşeti, yine boykota girişildiğini yazıyor.<br />
      Yürüyorum, çaresiz, tedirgin… Düşünceler yakamı bırakmıyor. Her şeye yabancı, uzak bir dünyanın insanıymışım gibi herkesten korkuyorum. Yürüyorum; arkamda hiçbir ses, hiçbir iz bırakmadan. Adı bilinmez bir boşluğa doğru, yürüyorum. Sonra düşünceler, sonra çiçek açan şeftaliler… Ezik ve yorgunum!<br />
      Anam, bacım beni gördüklerine sevindiler. Benim yüreğime kan oturdu. Bacım, Yunus’la evlenmiş. İki de çocukları olmuş; biri kız, biri oğlan.<br />
      Sofrada “kara ekmek” boğazımda düğümleniyor, tıkanıyorum. Anam, bu durumu sezince;<br />
      - Has ekmekle bir olmaz, dedi. Göreve başlayınca yine has ekmek yersin.<br />
      Göreve başlamak mı? Vah benim zavallı anacığım! Yine ne kadar saf, temiz.<br />
      - Her şey bitti, anacığım… Her şey bitti, dedim ve olanca hızımla boynuna sarıldım. Ağladım. O, bu sözlerimden hiçbir şey anlamadı. “Öyle ya, ne demek her şey bitti? Para dedin, gönderdik. Şu dedin, bu dedin gönderdik. Yoksa bulduk, buluşturduk. Aç yattık, çıplak gezdik. Hep de sana döktük. Omuzlarımda hâlâ ip izleri var. Ot sattım, parasını sana verdim. Yemedim, içmedim sana yedirdim. Tek, büyük adam olasın, babanın ruhunu sızlatmayasın diye.”<br />
      Ama, diyemedi anam bunları. Haklıydı, sustu. Belki de ayıbımı yüzüme vurmak istemedi. Her şeyi bir bir anlattım anama. O, hep sustu. Onun susması karşısında ezildim, küçüldüm, tutunacak dal aradım… Ele güne karşı hangi yüzle çıkacaktım?<br />
      - Ölüm yok ya, ucunda? dedi bacım.<br />
      Üzüldüğü belliydi. Kim bilir ne hayâller kurmuştu? Belki de çocuklarına dokunacak yardımımı düşünmüştü.<br />
      Gece ilerledi. İçimde adı bilinmez, zehir gibi duygular çarpışıyordu.<br />
      - “El içine nasıl çıkacaksın?”<br />
      - “Hani büyük adam olacaktın?”<br />
      - “Ne olacak, serserinin biri işte! Tembelin teki…”<br />
      - Yunus nerde? dedim.<br />
      Bacım, açılan çocuklarını örtmeye çalışıyordu. Oğlancığı ters dönmüş, yüzükoyun yatmıştı. Tuttu, onu yanlamasına yatırdı. Kızı bir şeyler mırıldanıyordu. Dışarıda köpekler ulumaya başladı. Karabaş, ha bire sarıyordu. Bir gelen olmalıydı. Yunus…<br />
      - Kasabada, dedi bacım. Ala şafakta çeker gider her pazar. Böyle gecenin iki sularında döner. Ya Yunus da olmasaydı? Anama, bacıma kim bakardı? Yunus’un büyüklüğünü anladım, kendimden utandım.<br />
      Bacım, dili döndüğünce anlattı köyde olanı-biteni. Neler değişmemişti ki?<br />
      Çilli Kız, yukarı köye gelin gitmiş. Bir sevdiği varmış. Sormuşlar, dememiş. Gelin olana kadar hep beklemiş. Ama ne gelen var, ne giden. Yunus’u kıramamış, bacımı kıramamış, bir gün de dünürcülere “peki” demiş. Ellerine kınalar yakılmış. Öylesine güzel olmuş ki, herkese parmak ısırtmış. Ve bir gün, şeftalilerin tam da çiçek açma mevsiminde, kuşlar bir başka türkülerle uyanmışlar. Çilli Kız’ın ölümüne ağlamışlar. “Nazar değmiş.” Mezarına her gece bir ışık iner, biraz kalır, sonra gidermiş. Yunus’a gelince; birkaç dönüm bağımız vardı. Hepsini dip doruk ağaçlandırmış da, şimdi meyvecilik yapıyormuş.<br />
      - “Ekmeğini taştan çıkarıyor, demek…”<br />
      Kahvede oturdum bütün gün. Düşünmeden yapamıyordum. Herkes, o şehre ilk gittiğim gün, şehir adamının baktığı gibi bir acayip bakıyordu bana. Veli dayının yerini, Kambur’un Recep almıştı. Çocukluğumun rüyâları, hiçbir yerde yok! Acı bir gerçek var önümde. Burada insan, yıllardır sürüp gelen, değişmeyen kaderini yaşıyor. Boykotmuş, grevmiş, yok şuymuş, buymuş, kimsenin umurunda değil. Onların dünyası küçük, onlar dünyalarında mutlu…<br />
      Yunus’un şeftalilerine baktım. Toz pembe renkte çiçeğe bürünmüşler. Yunus öte başta, karasabanla toprağı yarıyor. Bacım taş topluyor. Onların dünyasına girmemeli, kurulu düzenlerini de bozmamalıydım. Asalak olmak istemiyordum. Gitmeliyim uzaklara, çok uzaklara. Kimsenin bilmediği, bana da acayip gözlerle bakmayacakları bir ülkeye.<br />
      Şeftaliler çiçek açıyor!<br />
      Ama benim çiçeklerim kurudu. Gittiğime üzülecekler, biliyorum. Bana da yanacaklar bir zaman. Anam, Yunus, bacım acılar içinde kıvranacaklar. “Bir lokma ekmek değil mi yiyeceği? Neden gitti?” diyecekler.<br />
      Hayır! Hakkım yok burada kalmaya.<br />
      Gitmeliyim.<br />
      Yürüdüm, yürüdüm.<br />
      Şeftaliler, tam da çiçek açma mevsimindeydi!<br />
      Çiçek açma mevsiminde!</p>
<p>      <strong>Oyhan Hasan BILDIRKİ</strong></p>
<div class="wl_posted">      Posted in <a title="View all posts in Hikâyeler" rel="category tag" href="http://oyhanhbildirki.start4all.com/category/hikayeler/">Hikâyeler</a></div>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://oyhanhasanbildirki.blogder.com/2008/07/16/seftali-cicekleri-oyhan-hasan-bildirki/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>BİR LİRA İÇİN * Oyhan Hasan BILDIRKİ</title>
		<link>http://oyhanhasanbildirki.blogder.com/2008/07/09/bir-lira-icin-oyhan-hasan-bildirki/</link>
		<comments>http://oyhanhasanbildirki.blogder.com/2008/07/09/bir-lira-icin-oyhan-hasan-bildirki/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 09 Jul 2008 07:08:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Oyhan Hasan BILDIRKİ</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Üçüncü Günün Öğlesi]]></category>

		<category><![CDATA[Hayat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://oyhanhasanbildirki.blogder.com/2008/07/09/bir-lira-icin-oyhan-hasan-bildirki/</guid>
		<description><![CDATA[     Şoför Hasan, kısa boylu, sarı saçlı, çipil gözlü birisiydi. Uzun yıllar İstanbul’da dolmuşçuluk yaptıktan sonra, bir küçük arabaya kavuşarak kasabamıza gelip yerleşmişti.
      Bizim kasaba, bildiğiniz kasabalara pek benzemezdi. Yüksek dağların arasındaki küçücük bir vadiye sıkışıp kalmıştı. Güneyindeki Beşkardeşler, ya da kuzeydeki Hasan Tepesi’ne çıksanız, aşağılarda uzanan Karadeniz’i kucaklayıvereceğinizi sanırsınız. İşte, aşağılarda, o gördüğünüz kıyıda Cide [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img width="114" src="http://oyhanhasan.sitemynet.com/mynet_resimlerim/papatya_har-.gif" alt="Malımız, hasadımız para edecekti." height="129" />     Şoför Hasan, kısa boylu, sarı saçlı, çipil gözlü birisiydi. Uzun yıllar İstanbul’da dolmuşçuluk yaptıktan sonra, bir küçük arabaya kavuşarak kasabamıza gelip yerleşmişti.<br />
      Bizim kasaba, bildiğiniz kasabalara pek benzemezdi. Yüksek dağların arasındaki küçücük bir vadiye sıkışıp kalmıştı. Güneyindeki Beşkardeşler, ya da kuzeydeki Hasan Tepesi’ne çıksanız, aşağılarda uzanan Karadeniz’i kucaklayıvereceğinizi sanırsınız. İşte, aşağılarda, o gördüğünüz kıyıda Cide ilçesi vardır.<br />
      Üç beş yıl önce, kasabadan ilçeye gitmek bizim için en büyük dertti. Hayli yazışıp, Ankara’ya gidip gelmelerden sonra, ilçeye giden yolumuz yapıldı. Yol, bizim için, bir büyük kurtuluş demekti. Artık sebepli sebepsiz hastalanan çocuklarımız, hamile kadınlarımız ölmeyecekti. Her şeyi ateş pahasına satın almayacaktık. Soframızda her öğün, kara pancar yemeği olmayacaktı. Malımız, hasadımız para edecekti.<br />
      Yolun açılmasıyla birlikte, kasabaya bir canlılık geldi. Arabalar işlemeye, yolcular ise, diledikleri yere gidip gelmeye başladılar.<br />
      Şoför Hasan, işte bu günlerde geldi kasabaya. Küçük arabasıyla hemen her gün, herkesin derdine koşuyordu. Arabalar, birken ikilendi, üç oldu, dört oldu. İlçede kasaba için bir durak yeri ayarlandı.  Fakat o durak yerine iki samut, bizim oranın deyişiyle, iki calay da postu attı. Şöyle böyle sekiz on yaşlarındaydılar. Güçlüğünü bir tarafa bırakırsanız, tatlı bir oyunları vardı. Bu oyunlarını hemen herkese oynamışlardı.<br />
      Günlerden bir gün Şoför Hasan, yolcularını ilçeye indirmiş, diğer şoförlerin bulunduğu topluluğa doğru yönelmişti. İki calay, yoluna çıktı. Bir takım işaretlerle dertlerini anlatmak istedilerse de, bizimki ne dediklerini anlamadı. Yürüdü gitti. Bu sefer iki calay, şoförler topluluğuna yaklaştı. Her şoför, ceplerinden çıkardıkları birer madenî lirayı, calayların biraz irice olanına verdiler. Şoför Hasan, bu kurala uymadı.  Vardı, durak başındaki kahveye girip oturdu. Demli bir çay söyledi, yorgunluğunu gidermeyi diledi. <br />
      Havada bunaltıcı bir sıcak vardı. <br />
      Dışarısı alev alev yanıyordu.<br />
      Şoför Hasan, garsonun getirip masasına bıraktığı çayı, sanki diğer kahve müşterilerini özendirmek istercesine, gürültülü bir şekilde yudum yudum içmeye başladı. Yorgunluğu dinmedi, bir çay daha söyledi. Bir yandan oldukça kirlenmiş mendiliyle terini kurularken, bir yandan dışarıya bakıyordu.  Dışarıda, caddenin tam ortasında, sıcak hava titreşip, oynaşıyor, besbelli bunaltacak adam arıyordu. Sanki caddenin ortasına keyfince yerleşen sıcak hava değil, bir buzlu ya da buğulu bir camdı. İkinci çayını yudumlarken, kendi kendine konuştu:<br />
      - Tuh Allah kahretsin! Nerdeyse bizim öğretmenin siparişlerini unutacaktım. Vay gelecekti başımıza. Yanacaktı, gülüm keten helva.<br />
      Söylenerek kahveden çıktı. Eczanenin yolunu tuttu. Kasabamızın köylüklerinden birisi, arkasından seslendi:<br />
      - Aman ha, Hasan kardaş, gözünün cücüğünü yiyeyim. Bizim iki kişilik yerimizi ayırıver. Kaç gündür otel odalarında yatmaktan, sivrisineklerle boğuşmaktan bıktık, usandık.<br />
      Şoför Hasan;<br />
      - Olur paşam! deyip, yürüdü.<br />
      Eczaneye varıp, siparişlerini bildirdi. Cebinden defterini çıkarıp, filân köyden iki kişi, diye bir işaret koydu. Belli ki, bugün yolcu çok olacaktı. Hani ne derler? Parayı veren düdüğü çalar. İşte o mesel. Kim ki gelir, Şoför Hasan’ı görür, adını yazdırır, işte o, karanlığa kalmaz, Şenpazar’ın yolunu bulur.<br />
      - Çıkmışken, arabaya bir bakmalı, dedi.<br />
      İçinde, yüreğinin tam orta yerinde, çöreklenmiş bir yılan gibi yatan sıkıntıları uyanmaya başladı. Sebepsiz sıkıntılar, gönlünü bulandırmaya başladı. Sağ gözü seğirdi. Şoför Hasan, bu durumu kötüye yordu. Tanıdıklarıyla isteksiz isteksiz selâmlaştı. Hiç böyle olduğu yoktu. Hasta masta mıyım diye düşündü. Elini alnına götürdü. Yok, öyle hasta masta değildi.<br />
      - Tuh, Allah kahretsin! Gördünüz mü başıma geleni? Şapa oturduğumuzun resmidir gayri.<br />
      Arabasının etrafında dört dönüyordu. Bütün lastikler inmişti. Lastiklerin dördünü de tekmeledi.<br />
      - Nafile! Hepsi de patlamış bunların, dedi.<br />
      Yanında ne kriko, ne pompa vardı. Handiyse yolcular gelmeye başlardı şimdi. Dövünmeyi bırakıp, elini çabuk tutmalı, bir pabucu iki ayağa giydirmeye bakmalıydı. Tam durak başındaki kahveye yöneleceği sırada, ilerideki akasya gölgeliğinde oturan calayları gördü. Yanlarına doğru yürüdü. Calaylar, o kendilerine has seslenme ve işaretlerle konuşuyor, gülüşüyorlardı. Birdenbire ciddileştiler. Ayak seslerinin geldiği yöne döndüler. Küçük olanı doğrulup kaçmak istedi. Büyüğü, küçüğünün bu davranışına engel oldu. Onu kolundan çekip, yanı başına oturttu.<br />
      Şoför Hasan;<br />
      - Bir terslik var ya, ya bende, ya bu itlerde, dedi.<br />
      Hınçla, dişlerinin arasından tükürdü. Lastikleri tamir etmek için kullanacağı araçları bulup getirdi. Krikoyu çalıştırdı. İngiliz anahtarıyla sağ ön tekerleğin vidalarını çıkarmaya başladı. Terden bunalıyor, açlık beynine vuruyordu.<br />
      Yolcular, bir iki gelmeye, gidecekleri saati sormaya başlamışlardı. Şoför Hasan, sinirli sinirli söylendi:<br />
      - İşimiz bitince, dedi.<br />
      - Olur mu? dediler yolcular. Daha bizim Şenpazar’dan öte gidecek onca yolumuz var. Desene geceyi evimizden ırakta geçireceğiz.<br />
      - Paşa gönlünüz bilir, dedi Şoför Hasan. Bizim acelemiz olunca, sizin işiniz bitmez. Şimdi ise, görüyorsunuz, benim işim başımdan aşkın. Evet sizi burada bırakamam. Lâkin bu meret, kızak değil ki kayıp gitsin. Yardım edin desem, anlamazsınız. Anlayanınız da mırın kırın eder, burun kıvırır.<br />
      Şoför Hasan bir yandan konuşuyor, bir yandan da üçüncü tekerleği söküyordu. Alnında biriken terleri kuruladı. Bir şey hatırlamış gibiydi. Akasya gölgeliğine baktı. İki calay, hâlâ orada oturuyor, kendisinin bütün hareketlerini gözlüyorlardı. Onların yardımına ihtiyacı vardı. Eliyle gel işareti yaptı. Calayların büyüğü kalkıp geldi. Ne var, ne istiyorsun gibilerden başını salladı. Şoför Hasan, cebinden çıkardığı bir lirayı gösterdi. Lastikleri taşımalarını istedi. Calay, olmaz anlamında direndi. El parmaklarıyla bir iki, bir de yarım işareti verdi.<br />
      Şoför Hasan, anlamamış gibi yaptı. Çipil gözleriyle gülümsedi. Calay, iki buçuk diye diretti. Şoför Hasan çaresiz, kabullendi.<br />
      Bu sırada dördüncü tekerlekte sökülmüş, araba takoz üstünde, askıda kalmıştı. Levye demiri ile iç lastikleri çıkardılar. Sırtlanıp, belediye önündeki havuz başına geldiler. Küçük calay, pompayla lastiklere hava basıyor. Şoför Hasan ise şişirilen lastikleri havuzdaki suya daldırıp kontrol ediyordu. Garip, çok garipti. Lastiklerin hiçbir yerinde delik, ya da patlak matlak yoktu. Şoför Hasan kızdı, köpürdü. Belli ki bir dangalak, kendisine iş edinmiş, lastiklerin havasını boşaltmıştı. Zaten Cide’nin adamı öteden beri böyleydi. Olmayacak işler yapmaktan zevk alır, elin beş koyunuyla, üç keçisini düşünmezdi. Her halde bu yüzden olsa gerek, eskiler ne güzel söylemişler: Cide’nin ötesi deniz, berisi domuz.<br />
      Şoför Hasan, alel acele, karanlığın çökmesinden de duyduğu telâşla, yolcularını yerlerine yerleştirmiş, kontağı açıp, gaza basmaya çalışıyordu. Dikiz aynasından arabanın gerisini gözledi. Calayların yine sinsi sinsi gülümsediklerini görür gibi oldu. Pirelenmişti. Arabayı duraktan çıkardı, inip tekerleklere baktı.<br />
      - Vay anasını, dedi.<br />
      Lastikler yarı yarıya inmişti. Bu durumda yola çıkmasına imkân yoktu. Yolculara durumu nasıl anlatacağını düşünürken, Osman Hoca’nın;<br />
      - Hemşehrim, beni de al! diyen sesini duydu.<br />
      - Bir sen eksiktin. Gel gel… Gel de, curcuna tamamlansın, dedi.<br />
      Osman Hoca, verilen karşılıktan hoşlanmadı.<br />
      - Hangi tavuğuna kış… dedik diyecekti. Diyemedi.<br />
      Akşamın bu saatinde bu calayların, yeğenlerinin işi neydi acaba burada? Vaziyeti anlamakta gecikmedi. Belli ki, Ali ile Veli, bu iki calay çocuk, el ele verip bir dolap çevirmişler, kabak Şoför Hasan’ın başına patlamıştı.<br />
      Osman Hoca öfkeyle calaylara çıkıştı. Bu çıkışmadan korkan calaylar, çareyi kaçmakta buldular. Ayrı ayrı yollardan, ilçeden biraz aralı olan köylerinin yolunu tuttular.<br />
      Hani zaman sonra;<br />
      - Kusura bakma hocam, dedi Şoför Hasan. Başıma gelen, pişmiş tavuğun başına gelmemiştir. Yolcular sabırsız, talih kötü. Baksana, lastikler indi bile. Ne oldu, anlayamadım. Hepsini tek tek kontrol da ettim. Çatlağı patlağı yok. Ama lastikler iniyor işte.<br />
      - Anlamıştım zaten, dedi Osman Hoca. Sen de bizim yeğenlerin oyununa kurban gitmişsin. Hele bir bak bakalım, sibop iğneleri yerinde duruyor mu?<br />
      - Allah kahretsin, dedi Şoför Hasan. Bak bu, hiç de aklıma gelmedi.<br />
      Az sonra, sibop iğneleri bulunmuş, yolcuların gergin sinirleri düzelmiş, keyifleri yerine gelmişti. Osman Hoca uzun uzun calayların bütün şoförlere neler yaptıklarını, aynı numarayı kimlere yutturmadıklarını anlattı. Bu oyundan kurtulmanın tek çaresi, calaylara bir lira vermekten geçiyordu. Vermeyen ne mi olurdu? Sormaya ne hacet? Onu bilen bilir.<br />
      Sözün burasında Şoför Hasan gülümsedi, olanca gücüyle gaza bastı. </p>
<p>      <strong>Oyhan Hasan BILDIRKİ</strong></p>
<p>      <a rel="category tag" href="http://oyhanhbildirki.start4all.com/category/hikayeler/" title="View all posts in Hikâyeler">Oyhan Hasan Bıldırki: Hikâyeler</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://oyhanhasanbildirki.blogder.com/2008/07/09/bir-lira-icin-oyhan-hasan-bildirki/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>GÜVERCİNLER KANADA KALKTI * Oyhan Hasan BILDIRKİ</title>
		<link>http://oyhanhasanbildirki.blogder.com/2008/07/08/guvercinler-kanada-kalkti-oyhan-hasan-bildirki/</link>
		<comments>http://oyhanhasanbildirki.blogder.com/2008/07/08/guvercinler-kanada-kalkti-oyhan-hasan-bildirki/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 08 Jul 2008 03:39:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Oyhan Hasan BILDIRKİ</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Bir Başka Şafak]]></category>

		<category><![CDATA[Oyhan Hasan Bıldırki]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://oyhanhasanbildirki.blogder.com/2008/07/08/guvercinler-kanada-kalkti-oyhan-hasan-bildirki/</guid>
		<description><![CDATA[ Laleler
     Bir şiire takılmışım, peşi sıra sürükleniyorum. Gönlüm ve kafam, saç tellerimin en ucundan, ayak parmaklarımda biten bütün kılcal damarlarıma kadar bir tek hücremi atlamaksızın, o şiirin büyüleyici etkisiyle sarmaş dolaş. Dopdoluyum. Bıraksalar, taşacağım. Bu şiire, nerede, nasıl takıldım, bilmiyorum.
     Hiçbir şeye aldırmadan, sahil boyunca yürüyorum. Hava ılık. Maviliklerin son ucunda yükselen güneş, yakıcı da [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://oyhanhbildirki.start4all.com/photos/oyhanhasanbildirki/482894324/" title="Ýkiz Lale"><strong><img width="240" src="http://farm1.static.flickr.com/228/482894324_c2f6fc3458_m.jpg" alt="Ýkiz Lale" height="180" /></strong></a><font color="#ff0000"> Laleler</font></p>
<p>     Bir şiire takılmışım, peşi sıra sürükleniyorum. Gönlüm ve kafam, saç tellerimin en ucundan, ayak parmaklarımda biten bütün kılcal damarlarıma kadar bir tek hücremi atlamaksızın, o şiirin büyüleyici etkisiyle sarmaş dolaş. Dopdoluyum. Bıraksalar, taşacağım. Bu şiire, nerede, nasıl takıldım, bilmiyorum.</p>
<p>     Hiçbir şeye aldırmadan, sahil boyunca yürüyorum. Hava ılık. Maviliklerin son ucunda yükselen güneş, yakıcı da değil. Bir iş için Kervansaray’a gidecektim, vazgeçtim. O şiirin büyüleyici etkisinden sıyrılıp çıkmak, kalabalıklara karışmak istemiyordum. Yüreğimde seller gibi coşan, kabaran tarifsiz duygular, beni yedeğine almış, götürüyor. Beton zemini döven ayak seslerini duyuyorum. Yürümeli, daha da yürümeli, o şiirin büyüleyici eleğim sağmasını yakalamalıyım. Gönlümde kımıl kımıl duygular, oğul verecek.</p>
<p>     Kirli yeşil, dalgasız denize baktım. Suda oynaşan bir alay balık, pul pul. Adlarını çıkaramadım. Hoş, benim derdim bu değil. Fakat onların birlikteliğine tutuldum. Ansızın yer değiştiriyorlar, kâh beride, kâh ötede görünüyorlar. Besbelli, tükenmez umutlarının peşinde koşuyorlar. Suya gölgem vurdukça, iri, yosun tutmuş kayalar arasında gizleniyorlar. Onları kendi hallerinde bırakmalıydım. Varsın oynaşsınlar, kirli yeşil, dalgasız denizin tadını çıkarsınlar. Ege’nin sularında, bütün tuzaklardan uzak, yaşasınlar.</p>
<p>     Yorulmuşum. Güvercinada’yı gören bir kafeteryanın denize bakan masalarından birinin plâstik sandalyesine çöktüm. Karşıda, limana demir atmış “Maksim Gorki” gemisi. Rıhtıma çıkan, kum gibi kaynayan insanlar, bu tarafa gelebilmenin telâşını yaşıyorlar. Koşuşturan boyacılar, müşteri bağlamaya çalışan rehberler. Suya pike dalış yapan, yere düşürülmüş beyaz mendil gibi duruveren martılar. Bağlı bağsız tekneler, kayıklar. Okul kaçkını, beyaz gömlekli, kırmızı kravatlı bir çocuk, yanımdan hızla geçti, sahile indi. Topuklarından destek alarak pabuçlarını çıkardı, çoraplarını da sıyırıp attı. Gömleğinin kollarını, dirseklerine kadar çemeledi. Kırmızı kravatını gevşetti. Beraberinde getirdiği çantasından olta takımlarını da çıkardı, ayarladı, denize bıraktı. Döndü, beni gördü. Yüzüme hayretle baktı, gülümsedi de. Sonra, kendisine yüz vermeyişimden olmalı, kumsala çöktü, durgun suda çırpınan mantarlarına baktı.</p>
<p>     Dirseklerim masanın üstünde, kafam, ellerimin arasında, öylece durdum, kendime kızdım, öfkelendim. Bir yerlerden tanır gibi olduğum bu çocuğa, bir gülümseyişi bile çok görmüştüm. Üzüldüm. Sesleneyim, kendisiyle konuşayım istedim. Tam da “hışt!” demeye hazırlanacağım sıra, kanada kalkan güvercinlere takıldım. Yüzlerce, binlerce güvercin, göğün maviliklerine doğru süzülüyor. “Acaba benim eleğim sağmama doğru mu uçacaklar?” derken, dalmışım. Aklımın en ince noktalarından boşanan sayısız atlar, bir büyünün etkisine kapılmış gibi, çatlarcasına yarışıyorlar. Onların peşinden koştum, koştum.</p>
<p>     Arabı, dorusu, kırı… binlerce, yüz binlerce at, kişniyor, şahlanıyor, durmaksızın koşuyor. Nal seslerinde yaşanmış nice zamanların başkaldıran, sevinen, öne çıkan, geri çekilen, üzülen ya da üzen, küstürüp barıştıran, ayırıp kavuşturan izleri yankılanıyor. Beynimde çakıp sönen şimşekler, yıldırımlar, tufanlar kol geziyor, nal seslerini bastırmaya çalışıyor. Yedi rengin verdiği zevki, doya doya, içime sindire sindire yaşıyorum. Kırmızıdan turuncuya, lacivertten griye, maviden yeşile geçiyorum. Yanımda bana, “Affan Dede” olduğunu söyleyen, ak saçlı fakat dinçliğinden hiçbir şey kaybetmemiş bir ihtiyarla birlikte, sayısız atların peşinde, Kafdağı’nın ardına düşürüyoruz. İnsanı saran, kuşatan güzelliklerin ortasındayız.</p>
<p>     Affan Dede, sırtımı sıvazlıyor.</p>
<p>     - Beraberliğimiz buraya kadar, diyor. Kalan yolu, yalnız, tek başına aşmalısın. Böylece bir işi başarabilmenin, zorlukları devirebilmenin de zevkini tadacaksın. Yürü, korkma!</p>
<p>     İrkiliyorum, tarifsiz korkulara kapılıyorum.</p>
<p>     Yürüdükçe açıldım, kendime geldim.</p>
<p>     Elleri belinde, ansızın karşımda duran anamı gördüm.</p>
<p>     - Kör olasıca! Adı kara yere batasıca seni! Yine hangi cehenneme gittin? Nerelerde köpek taşladın da, sığırlara, buzağılara bakmadın? Sergilerde ne incir kalmış, ne hurda. Buzağılar, analarını da emmiş.</p>
<p>     Yakalanmıştım. Anamın ağır, sert, nasırlı elleri, yanaklarımda patladı. Sırtımda gümleyen yumruk sesleri. Suçluydum. Arkalanmak, kabahatimi bastırmak umuduyla, ellerimde sıkıca tuttuğum yılanbalığı hevengini anama gösterdim.</p>
<p>     - Görmüyor musun? diye çıkıştım. Azmakta balık tuttum.</p>
<p>     - Balığı batası! Ben sana, bir daha o azmağa gitmeyeceksin demedim mi? Yanında kim vardı?</p>
<p>     - Kan kardeşim Mustafa!</p>
<p>     - Başka?</p>
<p>     - Ali’yle Selim.</p>
<p>     - Sigara içmişsiniz. Ağzın leş gibi kokuyor.</p>
<p>     İçmedim desem de, anamı inandıramadım. O, yaşları bizden hayli önde olan Ali ve Selim ile arkadaşlık yapmamızı, birlikte gezip tozmamızı istemiyordu.</p>
<p>     Elimdeki hevengi aldı.</p>
<p>     - Çabuk, dedi, sığırları sergiden çıkar! Buzağıları dama kapat! Harıma git. Sarımsak yol, ağzını temizle. Susam gümelerine de bak. Devrilen varsa, kaldır. Yemek yok bugün, sana!</p>
<p>     Çaresiz boyun eğdim. Azardan, dayaktan kurtulmak, denilenleri eksiksiz yapmak için, yıldırım gibi koştum. Harımda, tek kalan sigaramı da bitirdim. Verilen emirlerden sonuncusunu tamamlamaya soyundum. Sayısız susam gümelerini de gözden geçirdim. Devrileni mevrileni yoktu. Sevindim. Sarımsaklara yasıldım, yoldum. Tozunu alıp geçtiğim taze yapraklarını çiğnedim. Dilimi, genzimi yakan acısını tükürdüm. Acıkmıştım. Lop incire tırmandım. Çatallaşmış gövdelerinden birine, sırtımı verdim. İri incirlerden tıka basa yedim. Çatal gövdelerden ikincisine, koyu, iri yaprakları arasında beni gizleyecek olanına geçtim. Arka cebimden aynamı, tarağımı çıkardım. Altı çıkmış sepetle, azmakta balık avlarken ıslanan, kıvrılan saçlarımı düzelttim, taradım. Yakışıklı biri miydim, ne? Yüz çizgilerimi, kaşımı, gözlerimi, yanaklarımda terlemeye henüz başlayan ayva tüylerini, aynamda uzun uzun inceledim. Hayâller kurdum.</p>
<p>     Aynamda ışıklar yandı, söndü. Kürlerin sağını solunu tuttuğu, koyu gölgelerle örtülen dar irimden, omzunda testisi, eteğini çekiştiren küçük kızıyla birlikte, Ganime Abla geçiyor. Besbelli, Kocapınar’dan dönüyordu.</p>
<p>     Kızı;</p>
<p>     - Anne, ben orda yılan gördüm! dedi. Olduğu yerde, mıhlanıp kaldı. Ganime Abla, sendeledi. Neredeyse dolu testiyi omzundan atacaktı. Kızının, henüz yılan nedir bilmediğini düşününce, ferahladı. Sesini yumuşattı, tatlılaştırdı.</p>
<p>     - Nerde?</p>
<p>     - Aha, işte orda!</p>
<p>     - Küçük mü?</p>
<p>     - Küçük.</p>
<p>     - Rengi ne?</p>
<p>     - Kırmızı.</p>
<p>     - Sen, yılan ne, biliyor musun? İlk defa nerde gördün?</p>
<p>     Küçük kız yatıştı. Kendisine korku verecek sebepler, annesinin sorularıyla eridi. Mıh, çözüldü. Omuzdaki testi, yeni baştan düzeltildi. Yürüdüler, gittiler.</p>
<p>     Benim yüreğimde, kor ateşler. Heyecanlandım. Ganime Abla’ya diğer akranlarım gibi, fakat onlardan daha saf duygularla tutkundum. Kocasına rağmen, gerekirse onu, zorla da olsa, güzellikle de olsa, büyüdüğüm zaman, kendime kaçıracaktım. Onu, nerede görsem utanır, gözlerimi, gözlerinden uzaklaştırmaya çalışırdım. Aslında o da, benim niyetimi biliyor, bize gelip gittikçe, büyüklerimin yanında bile, bana takılıyordu. Bana duyduğu yakınlığını da açıkça söylüyordu. Yalnız, ilkinde olduğu gibi, daha sonraki evliliklerinde cahil kocaya varmayacağını ekliyordu. Okursam, bana varabileceğini de bildiriyordu.</p>
<p>     Şimdi de, yüzümü ateşler bastı. Kanım kaynadı. Lop incirin yerden ve irimden görülebilecek dallarından birine, adını adımla beraber, ağzı barut gibi keskin çakımla kazıdım. Yaşlı incirin gövdesi, düşündüğümün tersine, oldukça sert çıktı. Yılmadım. Zor da olsa, gövdeyi kuşatan kabuklarını, çakımın keskin ucuyla ince ince, dilim dilim çizerek kazıdım. Çakımın ince ucu işledikçe, gövdeden dışarıya, gözyaşları gibi kabarıp incileşen sütler aktı. Sanki ağaç, ağlıyordu. Acımakla yazmak arasında bocalar gibi oldum. Ağacın ağlamasının önemli olmadığına karar verdim. Akan sütler, sakızlaştı, ulaşabildiği noktaların rengini kararttı. Bastığım bir dalın çatırdadığını fark edince, tutunabileceğim başka birini aradım. Geç kalmıştım. İnen dalla birlikte, yere düştüm. Nefesimin kesildiğini, gözlerimin önünde binlerce yıldızın kaynaştığını biliyorum. Sonrası karanlık…</p>
<p>     Güneş, dağların ardında, iri, turuncu bir tepsiye dönüşmüş. Dağların bu yüzündeki gölgeler uzamış. Arkada, çok uzaklarda, yükselen dağların gökle birleşen sırtlarında, uzayıp giden bir kuşak gibi, batan güneşin son ışıkları parlıyor. Lop incirin dibinde kırılmış, kocaman bir dal duruyor. Uzayan gölgeler ve son ışıklar, gelen akşamın yaklaştığını anlatıyordu. Yemişlerin sergilenmesine, sığırların tokatlanmasına, buzağıların damlarına yerleştirilmesine geç kalmıştım. Toparlandım, oturduğum yerden kalktım. Sağ ayağımın altında gıcırdayıp patlayan sesler. Solum, aksıyor. Baktım, cep aynam da kırılmış. Üzülmeye zamanım yok. Kırık dalı sürükledim, kesiğe attım. Harım kapısını dayakladım. Eve doğru koşmaya başladım.</p>
<p>     Kız kardeşim, yardım istedi.</p>
<p>     - Yetiş ağabey! Alaca buzağı dama girmiyor.</p>
<p>     Koştum, Alaca’nın inadını, sağrısına yapıştırdığım tokatlarla</p>
<p>kırdım. Köpekler havladı, bahçe kapısına doğru yöneldi. Uzaktan duyulan nal seslerine, at kişnemesi karıştı. Köpekler, hız kesti. Babamla birlikte döndüler. Kır atı yedekledim, terini soğuttum, ahıra götürdüm, yem torbasını başına geçirdim.</p>
<p>     Merak ediyordum: Anam, babama hakkımda neler diyecekti? Babam, yılanbalıklarını nasıl bulacaktı? Bana çıkışacak, azarlayıp paylayacak mıydı? Beklediklerimin hiçbiri olmadı.</p>
<p>     Ninem;</p>
<p>     - Bu haylazın işi ne yolda, damat? dedi.</p>
<p>     - Oldu gibi.</p>
<p>     - Nasıl?</p>
<p>     - Şehirde okutacağım keratayı!</p>
<p>     - Hangi şehirde?</p>
<p>     - Aydın’da.</p>
<p>     - Söke’nin suyu mu çıktı?</p>
<p>     - Boğulacaksa, büyük denizde boğulsun.</p>
<p>     Ninem, babam, anam, dayım, ağabeyim ve kardeşlerim, benim düşüncemi almadan, aralarında uzun uzun tartıştılar. Arada ninemin, bazen babamın sesi yükseldi. Babam, dediğinden dönmedi. Anam, ipek tülbendinin ucuyla, gözyaşlarını sildi. Sanırım, gurbete gideceğime üzülüyordu. Onun yanında, daha parmak kadar çocuktum. Adını duyduğum, fakat kendisini hiç görmediğim o koca şehirde, nasıl okuyacaktım, nerede kalacaktım?</p>
<p>     Babam;</p>
<p>     - Hepsini ayarladım, dedi. Yarın, kaydını yaptırmak için Aydın’a gideceğiz. Erken yatalım.</p>
<p>     O gece uyudum mu? Nasıl uyudum? Bunları bilemiyorum. Yatağımda dönüp durduğumu hatırlıyorum. Okursam, almaları için sıkıştırdığım filân markalı saate, daha çabuk kavuşacağımı düşündüm. Ya, Ganime Abla ne olacak? Bağrımdaki yaraya tuz basacak, onu unutacaktım. Şehirde kim bilir ne güzellerle karşılaşacaktım?</p>
<p>     Okullar açıldı. Zille birlikte, ilk ders başladı. Bu dersleri, sonsuz dersler izledi. Yeni şeyler öğreniyor, öğrendikçe de zevk alıyordum. Yakamı, yeni sevdalara kaptırdım. Kim olduğumu, ne durumda bulunduğumu anlıyor, toplumda yaşadığım yerin sınırlarını çiziyordum. Dairemin halkaları genişledi, büyüdü. Özlemlerimi, sevdalarımı şiirlere döktüm. Gramofondu, radyoydu derken, sinemayla, tiyatroyla tanıştım. Yeni arkadaşlarım oldu. Geride, köyde bıraktıklarımı da unutmaya başladım. Fakat sebebini yıllar sonra öğrendiğim, üç ünlü devlet adamımızın darağacında sallandırılışlarının ıstırabını da yaşadım. Hatıra defterleri tuttum. Aralarında pembe güller, kırmızı karanfiller kuruttum. Rüyâlarım tükendikçe, düşüncelerim vaktinden evvel olgunlaştı. Yıllar, yıllara eklendi. Bir kahve taşımı gibi aktı, geçti. Bütün sevdalarımı döke yıka, geride bıraktım. Eşimi, Kafdağları’nın burcunda tanıdım. Evlendik. Çoluk çocuğa karıştık. Şimdi yavrularım, boyumla birlikteler.</p>
<p>     Bu zamansız fırtına, nereden koptu? Bu doludizgin atlar, nereye koşuyor? Kanada kalkmış sayısız güvercinler, ne tarafa uçuyor? Ben, yüzme de bilmem. Bu dalgalı denizin kenarında ne işim var? Ya şu, bana doğru yaklaşan ihtiyar da kim? Bir felâket habercisi mi? Suratı niye eğik?</p>
<p>     Yanılmışım. Ak sakallı ihtiyar, eğik suratını doğrulttu, bana gülümsedi. Bu gülümseyişle birlikte, ufukta yarım çember gibi yükselen eleğim sağmanın yedi rengi ortaya çıktı. Ne muhteşem renkler, Yarabbi? Yeşili, mavisi, sarısıyla çalım satıyor, utancından mı nedir, kararıyor, turuncuya kapılar açarken, ansızın beyazlaşıyor. Güvecinler de yarışta. Doludizgin atlar, birbirine girmiş. Çıkardıkları toz bulutu, perde perde yayılıyor. Suda atık mendiller gibi duran martılar, bir şeyden ürkmüş olmalılar, kanatlandılar, sağa sola dağıldılar. Tekneler, kayıklar hareketlendi. Ötelerde de som beyaz yelkenliler. Dalgalar çoğalmış.</p>
<p>     Affan Dede, gülücüklerini noktaladı.</p>
<p>     - Kampanayı duyuyor musun? dedi.</p>
<p>     “Maksim Gorki” gemisinin bacasından yükselen koyu, kirli dumanları gördüm. Kırmızı kravatlı çocuğun hevengi, çeşitli balıklarla dolmuş.</p>
<p>     Yanımda, bir ses patladı.</p>
<p>     - İçecek bir şeyler alır mıydınız? Çay, bira, kola…</p>
<p>     Kahveyi saymadığını fark ettim.</p>
<p>     - Acı kahve, dedim.</p>
<p>     Tiril tiril garson, uzaklaştı.</p>
<p>     Kırmızı kravatlı çocuk, takımlarını toplamaya başladı. Neyi düşündü bilmem, vazgeçti. Bana döndü, yeniden gülümsedi. Ona, kanım kaynadı. Ben de gülümsedim. O da , yüz bulmanın rahatlığıyla, gülücüklerine gülücükler kondurdu.</p>
<p>     - Zamanın varsa, gel! Lâflayalım.</p>
<p>     Sözümü ikiletmedi, geldi ve karşımdaki sandalyelerden birine kuruldu. Sırtı, denize dönüktü. Güvercinada’yı, koca gemileri, onca tekneleri arkasında bırakmıştı. Takımları, olduğu yerde duruyordu. Ona kim olduğunu, nerede doğduğunu sormadım. O da bana, sormadı. Söze dümdüz girdik, konuştuk.</p>
<p>     - Kan kardeşin var mı?</p>
<p>     - Yok?</p>
<p>     - Olmaz ya! Olsa, şaşardım. Aidis belâsından korkuyorsun değil mi? Bunun için kan kardeşin yok. Balıklarını ne yapacaksın, kime götüreceksin? Denizi bildiğin kadar, dağları, ovaları tanıyor musun? Hiç çardakta uyudun mu? Dam, ahır, sergi nedir bilir misin? Bir gün bile olsa, sığırtmaçlık yaptın mı? Susayınca, at izlerinden su içtin mi? Akşam üzeri telâşlarını yaşadın mı? Radyolu, gramofonlu çağın üstadı Hafız Burhan’ı, Münir Nurettin’i, Safiye Ayla’yı dinledin mi?</p>
<p>     - Şiir gibi konuşuyorsun.</p>
<p>     - Sen, şiir bilir misin? Ezberinde sevda şiirleri var mı?</p>
<p>     - Biraz.</p>
<p>     - Bak, bu iyi değil işte. Tekerleme, manî, masaldan nasibini aldın mı?</p>
<p>     - Bir şiir okusam…</p>
<p>     - Gece çeliği oynadın mı? Uzuneşek atladın mı?</p>
<p>     - Bir şiir okusam?</p>
<p>     - Hangi şiiri? Senin devrinde şiir mi kaldı? Doğuda batıda, güneyde kuzeyde patlayan bombalar, nükleer artık sızdıran santrallar, çiğnenen insan hakları varken, şiir mi kalır? Öyle ya, bizim zamanımızda sadece komşu hakkı vardı. Onu bilir, onu tanırdık. Aramızdaki dostluklar, böyle pekişirdi. Şimdi şimdi, bu insan hakları denilen nesne çıktı. Gelip, hayatımızın tamamına kuruldu. Kuruldu ya, insanlık da bozuldu.</p>
<p>     - Bir şiir okusam…</p>
<p>     - Yeniden başa döndürme beni. Hangi şiiri okuyacaksın? Sen televizyonun, bilgisayarın, dijitallerin, tavernaların, bar sokaklarının şiirinden başka, hangi şiiri bilirsin? Leylâ’ların vefâsızlığını tattın mı? Şirin, sana da dağlar devirtti mi? Han Aslı, küllerini süpürdü mü? Sen, hangi şiiri bilirsin? Biz, yufkadır, bazlamadır derken, has ekmeğe kadar çıktık. Senin ekmeğin küçüldü, pizzalaştı, hamburgere döndü. Dostluklar da soğudu, çıkar elbiselerine büründü. Çıkarın bittiği yerde, işte görüyorsun, düşmanlıklar başladı. Sen, o sonsuz, yeşil kırlarda, dilediğince koşturabildin mi? Kargıdan veya ırmak kenarlarındaki söğüt dallarından yaptığın atlara bindin mi? Sabah akşam, ağaç dalları arasına gizlenmiş, bin türlü ses çıkaran, Tanrı’nın çalar saatlerini işittin mi? Bülbülün güle hasretini, kumruların yağ dökme hikâyesini duydun mu? Sen, kendi oyuncağını, hiç kendin yapabildin mi? Apartman çocuğu, görüyorum, ille şiir okuma sevdasındasın. Hangi şiiri, neyin şiirini okuyacaksın?</p>
<p>     - Dinle öyleyse.</p>
<p>     - Boşuna yorma beni.</p>
<p>     - Daha başlamadım ki… Hep sen konuştun. Bana fırsat bile vermedin. Bencil birine de benzemiyorsun. Fakat neyi, nasıl anlatacağını biliyorsun. Okumuş adamın hâli, bir başka olurmuş. Sen de, onlara benziyorsun. Bana gelince, ne dağların, ne de kırların şiirini yazdım. Benim karışanım, girişenim çok. Yasakların çemberine tutulmuş, durmaksızın dönüyorum. Sanki bir dolap beygiri gibiyim. Bizi, sağ olsun büyüklerimiz, yarış atına çevirdiler. Dokunma, yapma, konuşma, bulaşma emirleriyle büyüyüp gidiyoruz işte. Sözlüğümüzde, sevdanın adı yok. Sevgililer “çeşit”leşti. Hırgür huyumuz oldu. Çağımızın beraberinde getirdiği diken tarlalarında yaşıyoruz. Her yerde, bütün çocuklar, yok yere öldürülüyor. Karşı çıkamıyoruz da. Sadece üzülüyoruz, o kadar. Ele alınacak, anlatılacak hatıralarımız yok. Biz aslında, her şeyin öksüzüyüz. Bıraksalar, bütün bunların üstesinden gelebiliriz.</p>
<p>     - Bırakmıyorlar mı?</p>
<p>     - Bırakmıyorlar.</p>
<p>     - Bana bir şiir okuyacaktın?</p>
<p>     - Unuttum!</p>
<p>     Tam bu sırada, kampana bir kere daha vurdu. Sayısız Güvercinler kanada kalktı. Martılar denizin dalgalarına yapıştı. Milyonlarca at, şahlandı. Arabı, dorusu, kırıyla birlikte, yeni şafaklara koştular, kişnediler. “Maksim Gorki”, demir aldı. Dubalardaki kalın, ağır halatlar çözüldü. Güneş de, turuncuya döndü. Koca bir tepsi gibi, ufukta, denizin gökle birleştiği noktada, suya dalmaya hazırlandı.</p>
<p>     Kırmızı kravatlı çocuk, telâşlandı. İzin bile almadan, hızla yanımdan ayrıldı. Olta takımlarının bulunduğu yere gitti. Acelesi vardı. Bir yerlere yetişmek istiyordu. Martı, güvercin, at, güneş derken dalmışım. Koca geminin bacasında kirli, koyu dumanlar. Baktım, Affan Dede, kırmızı kravatlı çocukla, dumanların arasında dolaşıyor. Eleğim sağmalar, gittikçe daralan yarım çemberleriyle, arka arkaya sıralandılar.</p>
<p>     Zaman, dondu!</p>
<p>     Bakalım, bildiği şiiri unutan kırmızı kravatlı çocuk, dönüşünde, hangi hatıralarını beraberinde getirecek?</p>
<p>     <strong>Oyhan Hasan BILDIRK</strong>İ  <font face="Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif">  </font></p>
<p><!--end text_1--></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://oyhanhasanbildirki.blogder.com/2008/07/08/guvercinler-kanada-kalkti-oyhan-hasan-bildirki/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>BİR SABAH VAKTİ * Oyhan Hasan BILDIRKİ</title>
		<link>http://oyhanhasanbildirki.blogder.com/2008/06/23/bir-sabah-vakti-oyhan-hasan-bildirki/</link>
		<comments>http://oyhanhasanbildirki.blogder.com/2008/06/23/bir-sabah-vakti-oyhan-hasan-bildirki/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 23 Jun 2008 11:39:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Oyhan Hasan BILDIRKİ</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Bir Başka Şafak]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://oyhanhasanbildirki.blogder.com/2008/06/23/bir-sabah-vakti-oyhan-hasan-bildirki/</guid>
		<description><![CDATA[ 
     “Yürü, hür maviliğin bittiği son hadde kadar,
     İnsan âlemde hayâl ettiği müddetçe yaşar.”
     Yahya Kemal Beyatlı
 
     Okullar yeni açılmıştı, cıvıl cıvıl. Bu cıvıltıyı, bağırış ve çağırışları her okulda duyarsınız. Fakat bazı haykırışlar kederli, bazıları tatlı.
     Sonbahar bütün gücüyle borası, karı ve fırtınasıyla kuşatmıştı şehri. Kar yağıyor çimdik çimdik. İnce küçücük, zarif beyazlıklar dökülüyor önlüklere. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em><font size="2"><img border="3" width="320" src="http://oyhanhasanbildirki.blogder.com/files/2008/06/eskizamanresimleri.jpg" alt="- Geldim, geldim!" height="240" /> </font></em></p>
<p>    <em> “Yürü, hür maviliğin bittiği son hadde kadar,<br />
     İnsan âlemde hayâl ettiği müddetçe yaşar.”<br />
</em>     <strong>Yahya Kemal Beyatlı</strong><br />
 <br />
     Okullar yeni açılmıştı, cıvıl cıvıl. Bu cıvıltıyı, bağırış ve çağırışları her okulda duyarsınız. Fakat bazı haykırışlar kederli, bazıları tatlı.<br />
     Sonbahar bütün gücüyle borası, karı ve fırtınasıyla kuşatmıştı şehri. Kar yağıyor çimdik çimdik. İnce küçücük, zarif beyazlıklar dökülüyor önlüklere. Soğuğa, kara rağmen; okul yolunda hayat dolu sesler, sevinç çığlıkları.<br />
     Çok geçmeden her yerde sessizliğin atlıları kol geziyor. Şehrin burçlarında sessizlik bayrakları dalgalanıyor. Kar dinmiş, beyaz örtüler kaplamış parke taşlı sokakları. Evlerin üstünde bile, çatılarını zorlayan kar yığınları.<br />
     Okulun bahçesinde bir köşede, üç beş kişi toplanmış, karın yağdığı bu ilk günde, nedense kar topu oyununa katılmıyorlardı. Hepsi de dalgın ve aynı noktaya bakıyorlardı. İçlerinden biri, biraz büyükçesi, ellerine baktı. Üşüdüğünü anladı. Hohladı.<br />
     - Hoh, hoh!<br />
     Isınır gibi olunca hareketlendi, pardösüsünün yakasını düzeltti. Gözleri, kolundaki yamalığa takıldı. Ona göre kara bir lekeydi bu yamalık. Henüz delikanlılığa adım atmıştı. Gençti ve üstelik birini seviyordu.<br />
     Hay aksi şeytan! Nerden çıkmıştı bu yamalık da şimdi?<br />
     Gözleri bir daha sabitleşti. Hayâle daldı. Sabahleyin okul yolunu tutmuştu. Küçük bir çocuk geliyordu karşıdan. Gözleri, bu çocuğa takıldı. Bunu anlayan çocuk da, yanından geçerken Mete’ye baktı.<br />
     - Saatiniz kaç ağabey?<br />
     Mete saatine baktı, çocuğa döndü.<br />
     - Sekize beş var!<br />
     - Teşekkür ederim.<br />
     Çocukluğunu hatırladı. Oldukça tatlı geçen günlerini, iki katlı evlerinin o andaki şen halini yeniden yaşadı.<br />
     Ah şu zil, Mete’nin düşlerini dalda bırakan zil!<br />
     Zavallı Mete. Bütün dalları delişmen baharda kırılmış, hayatta kimsesiz kalmıştı. Bu yüzden gözleri donuklaşmış, sanki her şey buz kesmişti gözünde.<br />
     Okuyordu.<br />
     Lisenin son sınıfındaydı şimdi. Oturduğu evin kirasını, arkadaşları aralarında paylaşıp ödüyorlardı. İyi yürekli ve dost canlısıydı arkadaşları. Ondan ayrılmıyor, ona yardım etmekten de zevk alıyorlardı.<br />
     Derslerden bazıları boş geçiyordu. Mete, sınıfa girmedi. Yanındaki arkadaşları zille birlikte ayrıldılar, Mete’nin üstüne varmadılar. Mete, yüklü bulutlar gibiydi. Ağlamak geliyordu içinden ama “Erkekler ağlamaz ki!” diye düşünüyordu.<br />
     Ta ötelere, daha uzaklara doğru baktı. Belediye işçileri karın kapattığı yolları açıyorlardı. Arada bir içlerinden biri ısınmak için avucuna hohluyor.<br />
     Mete sığındığı çam ağacının dibinden ayrıldı. Yürüdü, gitti. Bu koca dünyanın baştan sona boş olduğunu düşündü. Bu koca dünya ona hiç de sevimli gelmiyordu. Bir pastanenin önünden geçerken, arkadaşı Şükrü’yle karşılaştılar. Sessizce bakışıp, tokalaştılar. Konuşmuyorlardı ama sezdirmeden birbirlerini kolluyorlardı.<br />
     Yürüdüler, dar bir sokakta kaybolup gittiler.<br />
     Şükrü’nün kaldığı eve geldiler.<br />
     Şükrü, mangalın küllenmiş ateşini eşeledi. Soğuktu. Fırtına çıkmıştı. Her esişte pencerenin camlarını yerinden oynatıyordu. Çerçeveler sarsılıyor, kırılacak gibi oluyordu.<br />
     Mete, havasında değildi. Canı sıkkındı. Gözlerinden iki damla yaş süzüldü. Aklına oracıkta geleni söyledi:<br />
     - Güldüler, yaşadılar ve oynadılar;<br />
     Boyasız kaldığı halde zarlar.<br />
     Şükrü, sordu;<br />
     - Yeni bir şiirin mi bu?<br />
     Kendi sesini, kendisi duydu. Olacak gibi değildi. Derin derin içini çekti. Deminden beri eğik tuttuğu başını kaldırdı, Mete’yle göz göze geldi.<br />
     - Ne oldu Mete? Neyin var? Bir şey anlamıyorum. Hâla onu düşünüyorsun değil mi?<br />
     Mete sadece;<br />
     - Evet, diyebildi.<br />
     Sustular. Küçük oda da, fırtına seslerinden başka hiçbir ses yankılanmadı.<br />
     Mete, karın yağdığı bütün zamanlarda hep böyle olurdu. Yine karlı bir kış günüydü. Her yer beyaz örtülerle kapanmıştı. Evdeydi. Canı gibi sevdiği, ona büyük bir ümitle bağlandığı Yıldız’ı gidiyordu bu şehirden. Olanı biteni görebilmek için, penceresinin perdesini hafifçe araladı. Kara, fırtınaya rağmen gidiyordular bu şehirden. Eşyalar taşınıyor, kalbi erim erim eriyordu. Sessizce sevmişti onu. Mektuplar yazmış, karşılığını alamamış yine de sevmişti Yıldız’ı. O ve arkadaşları çok defa sokakta oynarken, Mete odasında kalmış, iç dünyasını günlüklerine dökmüştü. Küçük yaşta ayrılığın tüm acılarını tatmıştı. Canı gibi sevdiği Yıldız’ı gidiyordu şimdi.<br />
     Yükünü alan kamyon hırladı, homurdandı ve sabahın ilk saatlerinde yola çıktı. Mete sadece elini sallayabildi giden aracın arkasından. Dizlerinin bağı çözüldü. Pencere kenarındaki kerevette yığılıp kaldı. Ağladı, ağladı.<br />
     Sonrası mı?<br />
     “Sevgiye Susamak” adlı anılarını yazdı. Onu unutamıyor, kamyonun gittiği günü aklından çıkaramıyordu.<br />
     Şükrü’nün eşelediği mangal, kızardı. Mete ellerini közlerin üzerinde gezdirdi.<br />
     - Gelecek, bir sabah vakti gelecek…<br />
     - Kim?<br />
     - Yıldız.<br />
     Mete, onun geleceğine inanıyordu. Umutlarının birleştiği tek yol, ona gidiyordu; her dakika, her saat.<br />
     Yıldız… Mete’nin kaderi.<br />
     Yıldız, onu anlayan tek insan.<br />
     - Hayır, dedi Şükrü. Mete seni asla kırmak istemem. Gidenlerden kim geriye döndü şimdiye kadar? Çoktan seni unutmuştur Yıldız. Bu yüzden de hiç gelmeyecek.<br />
     Mete oturduğu yerden kalktı. Kızdığı, kırıldığı belliydi. Uzun süre ne yapması gerektiğini kestiremedi. Ayakta kalakaldı.<br />
     Şükrü, bu konudaki inancını Mete’nin yüzüne vurmak istedi.<br />
     - Gelecek… Ne saçma şey. Mektuplarına bile karşılık vermeyecek ve gelecek ha? Niye gelecek Mete, niye?<br />
     - ?<br />
     Mete susmakla yetindi. O da niye gelmeyeceğini bilmiyordu ki, ne diyebilsin?<br />
     - “İnsan” dedi, “hayâl ettiği müddetçe yaşar!”<br />
     - Ama senin anladığın biçimde mi Mete?<br />
     Bıraksalar Mete ağlayacaktı. Genç yaşta yaşadığı acıların izleri, çizgi çizgi olmuştu yüzünde.<br />
     - Gelecek. Yıllardır içimdeki sesin bana söylediği de bu. Fakat buna niye inanmıyorsun Şükrü? Bu ümitle yaşıyorum ben. Onu sevdim, hem de çok sevdim. Hâlâ seviyorum. Tanrı, sevenlere yardım eder.<br />
     - Orası öyle. Dilerim sizin de yardımcınız olur Tanrı.<br />
     Hayat, eninde sonunda Mete’ye de gülümseyecekti. Şimdilik acı tokatlarıyla Mete’yi olgunlaştırıyordu. Ona nerde, hangi yanlışları yaptığını göstermeye çalışıyordu.<br />
     Mete, kamyonun gittiği günden sonra da okuluna devam etti. Hiç olmazsa liseyi bitirecekti. Daha sonrasına gücü asla yetmezdi. Çalışkandı ve öğretmenleri tarafından seviliyordu. Lise bitti.<br />
     Mete, okuduğu şehirde kaldı. “Yeniaydın” gazetesi yayın yönetmeni oldu. Burada durmadan çalışıyor, umudunu asla yitirmiyordu. “Sevgiye Susamak” adlı anılarını bu gazetede yayınladı. Kitabını çıkardı. Halk sevdi ve tuttu bu kitabı.<br />
     Karlı bir kış günüydü yine. İdarenin telefonu çaldı. Mete telefona uzandı.<br />
     - Sevgiye Susamak mı?<br />
     Başka sözler, sesler bekledi Mete. Fakat karşı taraf telefonunu kapatmıştı. Mete’nin yüzü pembeleşti. Telefondaki sesi tanımıştı. Şükrü de ziyaretine gelmişti o gün.<br />
     Kalbinde sımsıcak duygular, damarlarında ayaklanan sıcak nehirler.<br />
     - Gelecek, dedi Mete. Gelecek!<br />
     - Hâlâ aynı durakta mısın Mete? Haydi, gelsin de görelim, dedi Şükrü.<br />
     - Gelecek.<br />
     Gazetenin önünde bir taksi durdu. Arabadan güzel bir genç kız indi. Sanki birilerini arar gibiydi. Elinde “Sevgiye Susamak” adlı bir kitabı tutuyordu.<br />
     Kapıdakiler yol gösterdi, içeri girdi genç kız. İdarenin kapısını çaldı. Kendini saklamak için kenara çekildi, gizlendi. Mete’yi şaşırtmak istiyordu.<br />
     Mete hızla kapıyı açtı. Doğrudan Şükrü’ye seslendi.<br />
     - Geldi. Biliyor musun Yıldız geldi?<br />
     Kapıda Yıldız yoktu. Neredeydi ki? Gelmese, kalbi böyle şenlik şarkılarına başlar mıydı?<br />
     Çocuklardan birine seslendi:<br />
     - Murat! Biri geldi mi buraya?<br />
     Henüz Murat seslenmeden, beklediği gözüktü.<br />
     - Geldi, geldim Mete!<br />
     Oracıkta birbirlerine sarıldılar.<br />
     İlktir Şükrü’nün gözleri yaşardı. Onları yalnız bırakmak istedi.<br />
     Giderken mırıldandı;<br />
     - “İnsan âlemde hayâl ettiği müddetçe yaşar.”<br />
     Dışarıda kar yağıyordu yine. Sokakları baştan uca yeniden örtüyordu. Fırtına yine camlara vuruyordu.<br />
     Şükrü’nün kulaklarında dinmez, sımsıcak sesler:<br />
     - Geldin mi Yıldız?<br />
     - Geldim, geldim!<br />
     <em>23 Haziran 2008</em><br />
 <br />
     <strong>Oyhan Hasan BILDIRKİ</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://oyhanhasanbildirki.blogder.com/2008/06/23/bir-sabah-vakti-oyhan-hasan-bildirki/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>KENDİNE MEKTUP YAZAN ADAM * Öykü * Oyhan Hasan BILDIRKİ</title>
		<link>http://oyhanhasanbildirki.blogder.com/2008/05/04/aygir-oyhan-hasan-bildirki/</link>
		<comments>http://oyhanhasanbildirki.blogder.com/2008/05/04/aygir-oyhan-hasan-bildirki/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 04 May 2008 08:35:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Oyhan Hasan BILDIRKİ</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Kuşluk Vakti]]></category>

		<category><![CDATA[Hayat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://oyhanhasanbildirki.blogder.com/2008/05/04/aygir-oyhan-hasan-bildirki/</guid>
		<description><![CDATA[
     KENDİNE MEKTUP YAZAN ADAM * öYKÜ * Oyhan Hasan BILDIRKİ
     Deniz kuduracak. Şimdi sessiz, sakin. Hiçbir noktasında da, bir zerrecik bile olsa, dalgadan eser yok. Limanda iki büyük gemi. Kıyıda kayıklar, takalar bağlı. Martılar susmuş, güvercinler tünekte. Hava durgun, kapalı. Ufukta, çok ötelerde, denizin çizgileşip bittiği yerde, kımıldayan bir karaltı. Yaklaştıkça, biçimden biçime geçecek, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><font face="Times New Roman"><img width="320" src="http://www.negatif.com/fotolar/976/976/11d1c43d63f4f9ef449fe13f79a84b0f.jpg" height="240" /></font></p>
<p>     <strong>KENDİNE MEKTUP YAZAN ADAM * öYKÜ * Oyhan Hasan BILDIRKİ</strong></p>
<p>     Deniz kuduracak. Şimdi sessiz, sakin. Hiçbir noktasında da, bir zerrecik bile olsa, dalgadan eser yok. Limanda iki büyük gemi. Kıyıda kayıklar, takalar bağlı. Martılar susmuş, güvercinler tünekte. Hava durgun, kapalı. Ufukta, çok ötelerde, denizin çizgileşip bittiği yerde, kımıldayan bir karaltı. Yaklaştıkça, biçimden biçime geçecek, yön değiştirecek, büyüyecek bir gemi. Sahildeki kafeteryalar boş. Birkaç masada üç beş kişi, denize dalmışlar. Besbelli ki, deniz kuduracak.<br />
     Genç postacı dalgın, isteksiz adımlarla yürüyor. Birden, sanki bir şey hatırlamış gibi durdu. Sağına soluna bakındı. Tezgâhta dizili, cümle dillerden gazetelere takıldı. Cebini karıştırdı. Açık kapıdan içeri girdi, elinde gazeteyle çıktı. Adımlarını sıklaştırdı, işyerine gitti.<br />
     Sahilde, ağlarla uğraşan, elden geçiren, kurşununu, mantarını, ipini, ipliğini didikleyen balıkçılardan bazıları da, duman duman tütüyor. “Derya Gülü”nde demlenen iki kaptan, kim bilir hangi umudun şerefine, kadeh kaldırıyor. “Gülcemal”in miçosu, güverteyi baştan uca geçtiği süpürgesine, elindeki hortumla su tutuyor. Arada bir de, şarkı mıdır, türkü müdür, nedir anlaşılmayan seslere soluyor.<br />
     Hava durgun, kapalı. Ötede, ufuk çizgisinde, denizin bittiği yerde, bir tutam güneş, ışığa yüklenmek ister gibi beklemektedir. Anlaşılan, hava açılacak, durgunluğunu sırtından çıkarıp atacak. Martılar hâlâ suskun. İçlerinden bir teki bile, kıyıya paralel, denize pike yapmıyor. Güvercinler guruldamada.<br />
     Genç postacı, okuduğu gazetesindeki düşüncelerden, kabaran, sele dönen düşüncelerden sıyrılamadı.<br />
     - “Hava raporu gibi!” diye gürledi. “Şehit edilen öğretmenleri, her gün bir başkaları izliyor.”<br />
     Önündeki zarflara uzandı. Onları, parmaklarının şefkatli sıcaklığına bıraktı. İçlerinden birinin üzerindeki pulu, tabiî bir hareketle, bakmadan mühürledi.<br />
     - “İmkânların el verdiği ölçüde, yüzde kırklık bir zam yapılacakmış maaşlara bu sene. Yüzde kırk! Gel de baş göz ol, yuva kur, bakalım! Zaten aldığımız ne ki? Ya verdikleri? Çok tuhaflar da. Ne umduruyor, ne bulduruyorlar! Beride, bir bildikleri var sanki: Kanları yerde kalmayacak!..”<br />
     Nedense, umursamadan mühürlediği bu zarfı, diğerleri gibi kaldırıp atamadı da gönderi sepetine. Yükselen düşüncelerinden korkmuş olmalı, dudaklarını sıkıca birbirine değdirdi, kilitledi. Dışarıda gürültü artıyor. Demek, şehir uyanıyor. Motor sesleri, çığlık çığlığa kornalar arasında, “güzelim merhabalar”, “canım günaydınlar” çok ucuza gidiyor. Gemilerden biri, ağır ağır halatlarını toplarken, kampanasına bastı. Ufuktaki, çok ötelerdeki karaltı, seçilmeye başladı. Güvercinler kanada kalktı. Gökyüzünün en ucuna, sonsuz mavilikleri özlemişçesine, yükseldikçe yükseldiler. Karaltının yanı başında, onun izinden süzülüp gelen, bir umuttan öbürüne pike yapan martılar.<br />
     Martılar, daha çok martılar!<br />
     Genç postacının kilitlenen dudak uçlarında; “hım!”, “hım!”lar çiçek açtı. Başparmağının diğer parmaklarına yardım için yaptığı baskıyla, sıkıca kavradığı zarfa dikkat kesildi. Puldaki fötr şapkalı, boynu atkılı, sırtında koyu siyah ceketi olan adamı, bir yerlerden tanıyordu ama çıkaramadı. Bu konuda zihnini fazlaca zorlamadı. Belli bir zamana kadar gidip geldiği okulda, ne öğrenmişti sanki, bina okumaktan başka? Bıraktılar, gidip gelme zorluğunu da, daha yaşamadı.<br />
     Üzülmedi mi? Sonradan, üzüldüğü günler çok oldu. Şimdi, bu sonucun ezikliğini yaşıyor, kendisiyle aynı yaşta, fakat diploması büyük olanlardan daha az maaş alıyordu.<br />
     Kendisine kızmasının, öfkelenmesinin sebebini güzelleştirdi:<br />
     - Şimdiki kafam olsa, öğretmen olurdum! dedi. Kaderse, var-sın şehit olayım! Kanımı yerde bırakmayacaklar ya!<br />
     Gözlerini, iri iri açtı. Şaşırdı.<br />
     - Bu mektubun hem göndereni, hem alacak olanı, aynı adam be! Bu, ne biçim iştir? Biz, nasıl dalgaya düştük? Getirenin kim olduğunu da, bilmiyorum. Dur, bakayım! Bir çocuk muydu, ne? Varıp peşine düşeyim. Yanlışlığı, daha suyun başında düzeltirsek, mektup, sahibine tez ulaşır. Davran, aslanım! dedi.<br />
     Dışarıda gürültüler, sayısız kornalar. Hareketli kaldırımlar.<br />
     Kordonda denize bakan onca insan. Limana yanaşan yeni gemi. Yanıp sönen güneş ışıkları. Açılmaya yüz tutan hava. Fakat, aralarında mektubu getiren, postacıya bırakan yok. Varsa bile, tanımak ne mümkün!<br />
     Sonsuz maviliklere doğru kanat çırpan güvercinlerden biri, takla ata ata, çarşı meydanının tam ortasında, kanada kalkan hemcinslerine katılmak amacıyla olmalı, pike dalışa geçti. Martılar, martıları hızla kovaladı. Umutlar tükendi. Umutlar yenilendi. O taklacı güvercin, aldanışının hıncını yaşadı. Kanada kalktı, tekrar havalandı. Donuk, bakır hemcinslerini geride bıraktı.<br />
     Genç postacı çaresiz! Mektup, diğerleriyle bağlandı, torbalandı, yola çıktı.<br />
     Mektup, yola çıktı.<br />
     “Deniz kuduracak!” derken, patladı. Gri, ağır bulutlar, leke leke güneş ışıklarını gölgeledi. Gökyüzünde güvercin, kıyıda da martılar kalmadı.<br />
     İnce yapılı, uzun boylu, ak saçlı posta dağıtıcısı, omzunda oldukça ağır çantası, yola çıktı. Her gün, belli saatlerde aynı yerleri arşınlamanın verdiği bilgiçlikle, döndüğü köşeleri, adımladığı çukurları, bastığı taşları, bütün incelikleriyle de tanıyordu. Kâh onlara kızar, kâh onları severdi. Tek düze yürür, bazı kapılarda zile basar, bazı kapılarda da olanca gücüyle bağırırdı:<br />
     - Posta!<br />
     Bu sese, bazen kapılar açılır, bazen de pencerelerden başlar uzanır. Bu durum, dağıtıcının hoşuna giderdi. Bu yolda, yıllarını vermiş, üzmüş, sevindirmiş, müjdelemişti. Saçlarını, değirmende değil, bu uğurda ağartmıştı.<br />
     Ağarmıştı, ya? Kendisi bir türlü, gönlünce yaşayamamıştı. Şükretmesini biliyordu ama bazı bazı, yalnız şükür yetmiyordu. Evdeki eşi, gelinlik çağdaki kızı, dur durak bilmiyor, çeyizdir çimendir derken, eldeki avuçtakini de kum gibi savuruyorlardı… Maaş az, geçinmek zor.<br />
     - Selçuk Bey demişti, dedi ihtiyar dağıtıcı. Bunlar artırmazlar, artıramazlar! Millet, fedakârlık istiyor. Onu da, bizim omzumuza bindiriyorlar. Kızın düğününü ertele!<br />
     İhtiyar dağıtıcının öyle yapmaktan başka çaresi yoktu. Ne yapıp edecek, köroğlu ile ayvazının ümitlenmelerini yavaşlatacaktı. Başka çaresi yok, bu işin! İhtiyar dağıtıcı, sayısız açmazların tam ortasına düşmüş olmanın sancısını yaşıyor. Boşa koyuyor, dolmuyor. Doludan alıyor, boşalmıyor. Sancılar dorukta, çaresiz uçuşuyor.<br />
     Mektup, çantada gidiyor.<br />
     Mektup, çantada!<br />
     Ortalığa, yağmur sonrasının kokusu sinmiş. Yaprakta, çiçekte yeni, izleri silinmemiş toz toprak kalıntıları. Hava, sıcak. İkindi zamanı serinliğine daha çok var. Zaten ihtiyar dağıtıcı için serinlik, yumak yumak dert demek.<br />
     Önündeki çukuru sekmeden aşan ihtiyar dağıtıcı, ağzı açılmış çantasından bir demet mektubu, çekti çıkardı. Hedeflediği bahçe kapısının mandalını kaldırdı, içeri girdi.<br />
     Zile bastı.<br />
     Bir başka şehirden bu şehre yeni gönderilen Ömer Hepöğretmen, balkonda oturmuş, uzaklara, ufuklara bakıyordu. Görmek istediklerine, sıra sıra, koca kara dağlar engel oluyor. Taraçada güvercinler gurulduyor.<br />
     Her şeye rağmen hayat güzel!<br />
     Fakat, güzeli ele geçirmek, yakalamak mümkün mü?<br />
     Ömer Hepöğretmen, kapı ziline uyandı. Balkondan bakmak ile kapıya koşmak arasında bocaladı ilkin. Bütün olumlu olumsuz duygularından silkindi. Hızla çarpan bahçe kapısının sesine, dar merdivenleri tırmanan, yukarıya koşuşa koşuşa çıkan, kalabalık ayak sesleri karıştı.<br />
     Zil, bir daha çaldı. Taraçadaki güvercinlerden ikisi, kanada kalktı. Gökyüzündeki tek beyaz buluta doğru uçtu.<br />
     Ömer Hepöğretmen, salonu geçti. Kapıya yürüdü, açtı. Komşu çocuklarından irili ufaklı üçünün, ellerinde bir zarfla, kapıda beklediklerini gördü.<br />
     - Merhaba çocuklar, dedi. Merhaba!<br />
     Çocuklardan en cini, elindeki zarfa tekrar baktı. Pul üzerindeki fötr şapkalı, boynu atkılı, koyu siyah ceketli adamı tanıyamamanın üzüntüsünü yaşarken, dağıtıcı gibi, o da, isimlere daldı. Göndericisi ile alıcısı aynı olan isme, takıldı. Şaşırdı. Zarfı uzattı.<br />
     - Amca, dedi. Amca be! Bu mektup sana! Ama, postacı diyor ki, bu adam kendisine mektup yazmış…<br />
     Ömer Hepöğretmen, gülümsedi. Kendisine uzatılan zarfı aldı. Çocuklardan her birinin başını okşadı. Kapanan kapıdan salona geçerken, kendi aralarında konuşan çocukların sesini duydu:<br />
     - Ömer amca, kendisine mektup yazmış!<br />
     - Kendisine mi?<br />
     - Kendisine ya! Postacı bile öyle söylüyor.<br />
     Merdivenlerde ayak sesleri dindi. Ömer Hepöğretmen, televizyonunun tuşuna dokundu. Birdenbire yükselen sesini de, kıstı. Balkona geçmekle, salonda kalmak düşüncesi arasında bocaladı. Kararını çabuklaştırdı. Açtığı televizyonunun karşısına oturdu. Zarfa baktı, gülümsedi. Pulu gördü, üstündeki fötr şapkalı, boynu atkılı, sırtında koyu siyah ceketli, yanında sazı asılı adamı, Aşık Veysel&#8217;i tanıdı. Kulağı televizyonda, kendisine gönderilen mektubun zarfını özenle açtı. Yüreğinde, tarifsiz sıcaklıklar hissetti. Okudu.<br />
     Beyaz buluta koşan eş güvercinler döndüler, taraçaya kondular. Bu gelişi, öteki güvercinler guruldayıp, alkışladılar.<br />
     Yeniden guruldayıp alkışladılar!<br />
     Mektup sahibi, “Sevgili Amcacığım” diye başlıyor, selâmlarını yolluyor, iyi olup olmadığını soruyordu. Hemen annesinin, babasının ve ağabeyi Ahmet&#8217;in de selâmlarını ekliyor. Merakından olacak, bir noktada ısrar ediyordu: “Yeni okuluna alıştın mı? Nasıl gidiyor?” soluk soluğa, mektubu kendisinin yazdığını belirtiyor, kardeşiyle birlikte okula gittiklerini, yazılılarının başladığını, öğretmen olan babasının, kendilerini sıkıştırdığını, akşam olunca bütün beşinci sınıfları toplayıp ders çalıştırdığını, sorduğu çarpma problemlerinin cevabını iki dakika içinde vermeleri gerektiğini kendilerinden istediğini, ağabeyi Ahmet&#8217;in ders çalışmak istemediğini, bu yüzden babasının ona çok kızdığını sıralıyor. Devamında; “Okula başlayınca çok sevindim. Arkadaşlarıma kavuştum. Ben okulu, okumayı ve arkadaşlarımı çok seviyorum. Yalnız, iki arkadaşım İstanbul&#8217;a gitti. Üzülüyorum!” diye, içini döküyor.<br />
     Televizyonda, çok zamandan bu yana, artık sıradanlaşmış haberler başladı. Ömer Hepöğretmen, farkında olmaksızın, mektuptan başını kaldırdı. Bütün ekranı kucaklayan dünya haritası üzerindeki “haberler” yazısını, gördü. Kumanda yardımıyla televizyonunun sesini açtı. Sırf alışmış olduğu için, dinler gibi yaptı. Kaldığı yerden, mektubunu okudu. Adaşının bir cümlesi, mıh gibi yüreğine oturdu, çöreklendi: “Sen, sürgünmüşsün! Öyle diyorlar! Yalnız, anlayamadım. Sürülmek ne demek? Sürgün ne, be amca?”<br />
     “Sürgün ne, be amca?”<br />
     Bu sorunun ağırlığı, karşı dağlarda yankılandı. Güvercin kanatlarında ötelere, daha ötelere, gökle yerin birleşir gibi olduğu ufuk çizgisinin de ötesine, uzayın sonsuz derinliklerine taşındı. Ömer Hepöğretmen&#8217;in boğazı düğümlendi, tansiyonu yükseldi, yüreği yerinden oynadı.<br />
     “Sürgün ne, be amca?”<br />
     “Sürgün ne?”<br />
     - Ne olacak, a oğlum? Hiiç!<br />
     Bu karşılığa, spikerin sesi karıştı:<br />
     - Bugün yine, dört öğretmenimizi şehit verdik! İlgililerden aldığımız bilgilere göre; kanları yerde kalmayacak!<br />
     Ömer Hepöğretmen, bu şimşeklerin hangisinden kaçtı, bilinmez. Mektubu, çalışma masasına bıraktı. Televizyonunun sesini kapattı. Balkona çıktı. İki kolunun var gücüyle, korkuluğa dayandı. Ufuklara, özlemlerinin ve dostlarının bulunduğu noktaya baktı.<br />
     Beride güvercinler, kanada kalktı. Gökyüzünün sonsuz maviliklerine doğru süzüldü. Martılar, “Gülcemal”den “Derya Gülü”ne, oradan da büyük gemilere doğru, öfkeli bağırışlarla akın akın aktılar.<br />
     Güneş ışıkları, ağır, kurşunî bulutlarca kuşatıldı, gölgelendi.<br />
     Çarşı meydanındaki heykeli dokuyan, donuk, bakır güvercinler, canlanır gibi oldu.<br />
     Deniz, ufuk çizgisinin bu tarafında kudurdu, patladı!<br />
     Gürültüler, korna sesleri çıldırdı.<br />
     Korkunç bir sağanaktır, başladı.<br />
     Korkunç bir sağanak!</p>
<p>     <em>Kuşadası, 15 Ekim 1994</em></p>
<p>     <strong>Oyhan Hasan BILDIRKİ</strong> </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://oyhanhasanbildirki.blogder.com/2008/05/04/aygir-oyhan-hasan-bildirki/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>ÖMÜR GEÇİNTİSİ * Oyhan Hasan BILDIRKİ</title>
		<link>http://oyhanhasanbildirki.blogder.com/2008/04/17/omur-gecintisi-oyhan-hasan-bildirki/</link>
		<comments>http://oyhanhasanbildirki.blogder.com/2008/04/17/omur-gecintisi-oyhan-hasan-bildirki/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 17 Apr 2008 19:05:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Oyhan Hasan BILDIRKİ</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Üçüncü Günün Öğlesi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://oyhanhasanbildirki.blogder.com/2008/04/17/omur-gecintisi-oyhan-hasan-bildirki/</guid>
		<description><![CDATA[      
      Sokakta lâpa lâpa kar yağıyordu. Bu mevsim yere düşen ilk kardı, bu! Göz açıp kapayana kadar hızını arttırmış, köşedeki &#8220;kokoreç&#8221;çinin tentesini doldurmuştu. Bu ilk kar, şehrin bildik fakat çekilmez olan gürültüsünü avucuna almış, bilinmez bir köşeye gizlemişti sanki.
      Tenteyi dolduran karlar, kokoreç mangalındaki ateşin etkisinden olacak, &#8220;gürp&#8221; diye döner şişlerin üzerine akıverdi. Başında [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>      <img border="0" src="http://64.136.20.22/844618_m.jpg" /></p>
<p>      Sokakta lâpa lâpa kar yağıyordu. Bu mevsim yere düşen ilk kardı, bu! Göz açıp kapayana kadar hızını arttırmış, köşedeki &#8220;kokoreç&#8221;çinin tentesini doldurmuştu. Bu ilk kar, şehrin bildik fakat çekilmez olan gürültüsünü avucuna almış, bilinmez bir köşeye gizlemişti sanki.<br />
      Tenteyi dolduran karlar, kokoreç mangalındaki ateşin etkisinden olacak, &#8220;gürp&#8221; diye döner şişlerin üzerine akıverdi. Başında kirli bir şapka taşıyan, esmer, palabıyık kokoreççi, yağlı ellerini belindeki kırmızı kuşağına silerken;<br />
      - &#8220;Hay mübarek, hay!&#8221; dedi. <br />
      Tezgâha, paltosunun üzerine kayan atkısını düzelterek, siyah saçları benek benek karlarla süslenmiş bir genç yaklaştı. Sokak sanki bomboştu.<br />
      - &#8220;Kessene baba!&#8221; dedi.<br />
      Kokoreççi, sanki bu sesi duymamış gibi, kendi halindeymiş gibi bir havada, keskin bıçağıyla döner şişe dokundu. Doğrama tahtasına dökülen iki parçayı bölük pörçük etti, tuzladı, bir çeyrek ekmeğin içine doldurdu.<br />
      - &#8220;Saralım mı, evlât?&#8221; dedi. <br />
      - &#8220;Yok, sarma, istemez. Karnım bayılıyor da&#8230;&#8221; <br />
      - &#8220;Dana bu, dana. Mübareğin kokusuna bak!&#8221;<br />
      Nasıl oldu bilmem, İsmail Efendi ikinci defadır ağzından &#8220;mübarek&#8221; sözünü çıkardığını fark etti.<br />
      - &#8220;Hay Allah!&#8221; dedi kendi kendine. &#8220;Bu işte bir yanlışlık olmalı. Gökten yağan mübarek, ateşte pişen mübarek. Nasıl olur bu?&#8221;<br />
      &#8220;Boş ver&#8221; anlamında omzunu çekti. Yine kırmızı kuşağıyla ellerini temizledi.<br />
      &#8220;Şimdi&#8230;&#8221; diye düşündü. &#8220;Bütün çocuklar çıkar dışarıya. Sevimli gürültülerini yayarlar sokağa. Kar topu oynarlar, kardan adam yaparlar. Ah! Bizimkini sağlam bir kapıya yerleştirebilsek&#8230; Sağlam bir kapıya&#8230;&#8221;<br />
      bir rüzgâr çıkmıştı. <br />
      Bir o yana, bir bu yana koşuşan, bağıran yaramazlar birdenbire sokağı doldurmuştu. Yerde biriken karlar, bir karışı aşmıştı. <br />
      Çocukların keyfine diyecek yoktu.<br />
      İsmail Efendi;<br />
      - &#8220;Dumanı üstünde,&#8221; diye seslendi.<br />
      Sonra kime, niye, niçin seslendiğini unutuverdi. Çocuklara daldı. Zaten böyle saatlerde işler kesat giderdi.<br />
      Oğlu Yusuf, evden babasını yolcu ederken, sıkı sıkı tembihlemişti. <br />
      - &#8220;Baba be,&#8221; demişti, &#8220;n&#8217;olur azıcık, bir lokmacık bırak bana be baba! Canım çekiyor, kokusuna bayılıyorum.&#8221;<br />
      - &#8220;Höst, höst!&#8221; diye azarlamıştı oğlunu. &#8220;Duyan, gören de size koklatmıyorum sanacak. Bırakırım, bırakırım.&#8221;<br />
      Her seferinde böyle diyordu ama, nedense şimdiye kadar Yusuf, o küçük ağzında, bir lokmacık olsun kokoreç parçasını çiğnememişti. Garip Yusuf, bu dayanılmaz tadın yoksulluğunu çekiyordu.<br />
      - &#8220;Benim Yusuf,&#8221; dedi İsmail Efendi. &#8220;Bu zıpırlar gibi oynamaz ki. Koşturup yorulmaz. Yese ne olur, yemese ne olur? Hadi canım sende&#8230;&#8221; <br />
      Aklı Yusuf&#8217;ta, gözü kardan adam yapan çocuklarda kaldı uzun zaman. Bitişikteki apartmanda oturan Leylâ Hanım&#8217;ı gördü sonra. Leylâ Hanım, henüz okul çağında olmayan, çıt kırıldım huylu, naz bahçesinde büyümüş oğlunu çekiştire çekiştire geliyordu. Arada bir oğlunun elini bırakıyor, kürkünün eteğine dokunmasına fırsat vermiyor, lâkin bu defa da küçük yaramazın ayak diremesine sebep oluyordu. Leylâ Hanım, varlıklı, efendi bir kocanın kadınıydı. Besbelli çalışmayı da seviyordu. Bir dairede müdireydi.<br />
      - &#8220;Yusuf&#8217;umla şu oğlan yok mu?&#8221; dedi İsmail Efendi. &#8220;Birini koy terazinin bu kefesine, ötekini de koy diğer kefesine. Vallahi ağmaz. Huyları ne kadar da tıpatıp birbirine benziyor? Yalnız benim Yusuf biraz konuşkan. Bu, henüz daha burnunu çekmesini bile bilmiyor.&#8221;<br />
      Kar dinmiş, limonî bir güneş ışığı kaplamıştı ortalığı. Sokakta birbirini izleyen adamlar görünmeye başlamıştı. Arada bir, kadınlar da telaşlı adımlarla evlerine dönüyor.<br />
      - &#8220;Ya benim Ayşe&#8217;m?&#8221; diye düşündü İsmail Efendi. Palabıyıklarını sıvazladı. Elini yumruk yaptı. Yakası açık böğrüne üst üste vurdu.<br />
      - &#8220;Geldik bu yaban ellerine. Fakirim barsak temizlemekten bir hal oldu. Ah gurbetlik, ah!&#8221;<br />
      Leylâ Hanım, tezgâhın önünde durdu. Halinden üzgün olduğu belliydi. Bir elinde yine katlanmış bir gazete tutuyordu. İsmail Efendi, keskin bıçağıyla döner şişlere dokundu. Mangaldaki küllenen ateş cazırdadı. Doğrama tahtasında öne arkaya, sağa sola, gitti geldi bıçak. İsmail Efendi, doğradığı kokoreçleri sarıp sarmaladı. Hazırladığı paketi Leylâ Hanım&#8217;a uzattı.<br />
      - &#8220;Sormadık ya abla,&#8221; dedi. &#8220;Her zamanki gibi mi?&#8221;<br />
      - &#8220;Öyle olsun. Bizimki seviyor da&#8230;&#8221;<br />
      - &#8220;Küçük, üzüyor olmalı seni?&#8221;<br />
      - &#8220;Ya&#8230; ya! Kaç gündür gazeteye duyuru vermeme rağmen, henüz bir bakıcı kadın bulamadık.&#8221;<br />
      &#8220;Bakıcı kadın&#8221; sözünde İsmail Efendinin yüreği oynadı. &#8220;Tamam,&#8221; diye geçirdi içinden. &#8220;Bulduk&#8230; Hani ne derler: İyi olacak hastanın ayağına doktor kendi gelirmiş.&#8221;<br />
      - &#8220;Bakacı kadın mı, dedin?&#8221;<br />
      - &#8220;Ha, sahi İsmail Efendi. Yok mu bildiğin birisi?&#8221;<br />
      - &#8220;Bir düşünelim bakalım abla. Bu yakınlarda bulursam, size göndereyim mi?&#8221;<br />
      - &#8220;Gözünü seveyim İsmail Efendi. Kaç gündür, nasıl da sana danışmak gelmedi aklıma?&#8221;<br />
      - &#8220;Bir kolayına bakarız. Sen, bu işe olmuş gözüyle bak abla.&#8221;<br />
      Leylâ Hanım, yüreğinde bin bir ümit, tezgâhın önünden ayrıldı. Çocukların attığı, kardan adamı sıyırıp geçen bir kar topu, az kaldı döner şişlere çarpacaktı.<br />
      İsmail Efendi, doğrama tahtasını temizledi, kuruladı. Camekânı kapattı. Tentenin üstünde, hemen dökülüverecekmiş gibi duran karları eliyle süpürdü.<br />
      &#8220;Oldu bu iş!&#8221; diye sevindi. &#8220;Bismillah!&#8221; dedi, çekti, yürüdü. Ekmek teknesini sırtında taşıyan arabasını iteklemeye başladı. Hemen buğulanıveren camekânın içinden, döner şişlerin bir ucunda, okkalıca bir lokma kokorecin sallandığı görülüyordu.<br />
      Garip Yusuf, kapıda karşıladığı babasının bu defa eli boş dönmediğini gördü. Neredeyse güneş kavuşuyordu ama, henüz ayağını uzatan geceyi, sanki bir beyaz aydınlık kucaklayıvermişti. Yusuf, ellerini sevinçle birbirine sürttü. Durmadı, hemen içeri koştu. Yarım ekmekle geri döndü.<br />
      İsmail Efendi eve girerken seslendi.<br />
      - &#8220;Ayşe! Kız Ayşe! Nerdesin?&#8221;<br />
      - &#8220;Geldim ağa&#8230;! dedi karısı.<br />
      İsmail Efendi sabırsızdı. Ağzında bakla ıslanırdı ıslanmasına ya, bu defa hemen ağzındaki baklayı çıkarıverdi.<br />
      - &#8220;Bir bakıcı kadın aranıyor, ne dersin?&#8221;<br />
      - &#8220;Sen bilirsin ağam.&#8221;<br />
      - &#8220;Bilirsini milirsini yok bu işin, Ayşe! Bu gurbetlik, köksüzlük, anlayacağın vatansızlık canıma tak dedi. Dinimiz, dilimiz, kitabımız bir olan bu insanlar arasında vatansız olarak yaşamak yüreğime kan oturtur oldu. Kağıtları yaptıralımızın üzerinden hayli zaman geçti. Henüz daha bir cevap yok. Bıktım, usandım hükûmet kapısında ine çıka. Gel, bakıcı ol! Sayende Yusuf&#8217;u da oraya yerleştiririz.&#8221;<br />
      Ayşe, ağlamaklı oldu. Dinledikçe dinledi. O da tedirgindi. Onun da canı sıkkındı. Geçende komşu kadınlardan ağzı kara birisi, yanındakine;<br />
      - &#8220;Kim bilir, casus mudur nedir, kardeş bunlar?&#8221; demişti.<br />
      Yapmacık bile olsa herkes yüzlerine gülüyordu. Fakat arkalarından demediklerini, söylemediklerini bırakmıyorlardı.<br />
      Ayşe:<br />
      - &#8220;Madem istiyorsun, öyle olsun ağam! Anayurdumuzda böyle garip olmaktansa, o cehennemde ölmek daha iyidir. İki can, alır başımızı gideriz. Yalnız kimse anlamasın ha!&#8221; dedi.<br />
      İlk günler iyi geçti. İsmail Efendi tezgâhını avludan çıkarmaz oldu. Ayşe, cana yakın bir kadındı. Leylâ Hanım&#8217;la hemen anlaşıp, kaynaşıvermişti.<br />
      Şimdi Ayşe, Leylâ Hanım dairedeyken, evin ufak tefek işlerini görüyor, öteberiyi derleyi toparlıyordu. Yusuf, akranı Türker ile gayet iyi geçiniyor, çocukluklarının kum gibi kaynayan zamanlarını birlikte bölüşüyordu.<br />
      Yalnız arada sırada Ayşe Kadın, şehrin ta öte başında olan evine dönmekte geç kalıyordu. Leylâ Hanım&#8217;ın canı bu işe sıkkındı. Sonunda durumu kocasına açtı. Bu zavallı dul kadının, eğer kabul ederlerse çocuğuyla birlikte yanlarında geceleri de kalmaları iznini kopardı.<br />
      Bir gün;<br />
      - &#8220;Ayşe,&#8221; dedi. &#8220;Bu kış kıyamette, Köroğlu ile Ayvaz&#8221;ın kol gezdiği böyle geç saatlerde, bir öksüz çocukla birlikte evine gitmen, sabahın köründe tekrar dönmen, bir türlü içime sinmiyor.&#8221;<br />
      Ayşe Kadın:<br />
      - &#8220;Başa gelen çekilir, hanımım!&#8221; dedi.<br />
      Leylâ Hanım:<br />
      - &#8220;Orası öyle! Ne diyecektim? Hah, tamam&#8230; Bizim bey de razı. Madem kimin kimsen yok. Bizde kal, olmaz mı?&#8221;<br />
      Ayşe, önce kem-küm etti. Sonra:<br />
      - &#8220;Allah sizden razı olsun, hanımım!&#8221; dedi.<br />
      Artık Ayşe, evden biri, Yusuf da evin ikinci oğlu gibiydi. Bu arada İsmail Efendi, yurt dışına çıkma iznini almıştı. Yüreği yanıyordu, yanmasına ya, bir kere ok yaydan çıkmış, ipin ucu kopmuştu. Eh, Yusuf&#8217;ta kalabileceği bir eve, temiz insanların yanına yerleştirilmişti. İsmail Efendi, yıllarca uğraşıp didinerek, kursağından artırdığı üç beş kuruşla yaptırabildiği evini, tapuda Yusuf&#8217;un üzerine çıkarttı. Tezgâhı, yok pahasına sattı. Sonra karısına, annesinin ağır hasta olduğunu bildiren bir telgraf çekti.<br />
      Leylâ Hanım, postacıyla birlikte eve girdi.<br />
      - &#8220;Ayşe Batılı&#8217;ya telgraf var, alır mısınız?&#8221; dedi postacı.<br />
      Leylâ Hanım;<br />
      - &#8220;Tabi,&#8221;dedi.<br />
      Çantasından çıkardığı kalemiyle, alındı kağıdını imzaladı.<br />
      Hanımını kapıda karşılayan Ayşe Kadın&#8217;a da;<br />
      - &#8220;Sana kız Ayşe!&#8221; dedi.<br />
      - &#8220;Bana mı? Kimden ola ki?&#8221;<br />
      - &#8220;Okusana.&#8221;<br />
      - &#8220;Okumam, yazmam yok ki.&#8221;<br />
      - &#8220;Ben okuyayım!&#8221;<br />
      Leylâ Hanım, yüksek sesle telgrafı okudu. Ayrılık saatinin gelip çattığını anlayan Ayşe Kadın&#8217;ın gözlerinde iki damla yaş belirdi. Artık kocasıyla, iki can bir başlarına baba ocaklarına, o cehennem ülkeye geri döneceklerdi.<br />
      - &#8220;Sabaha giderim,&#8221; dedi Ayşe Kadın. &#8220;Üç güne kalmaz gelirim.&#8221;<br />
      &#8220;Üç güne kalmaz gelirim.&#8221; demişti Ayşe Kadın. Ama kaç üç gün geçti, hâlâ dönmedi.<br />
      Leylâ Hanım, çaresiz, iki eli böğründe kalmıştı. Bir ömür geçintisine zor katlanırken, ikincisine de dayanır olmuştu. Garip Yusuf, hiçbir şeyden habersiz, her gün, hemen her saat balkonlara çıkıyor, anacığından bir iz, bir haber bekliyordu. Böyle zamanlarda Türker&#8217;in şakalarını çekemiyordu. Çok ağır bir kişiliğe bürünmüştü. Sesiz bir yanardağ gibi duruyor, o küçük gözlerini uzak ufuklardan bir türlü ayıramıyordu.<br />
      Leylâ Hanım, sabah gazetelerinin başlıklarına göz atan kocasına baktı.<br />
      - &#8220;Önemli bir şey var mı?&#8221;<br />
      - &#8220;Ölüm-kalım! Başka ne olacak hanım? Yazık bu analara, babalara&#8230;&#8221;<br />
      Sözün burasında, beyefendi gözlerini iri iri açtı:<br />
      - &#8220;Hanım baksana!&#8221; dedi. &#8220;Mecliste yirmi iki kişinin Türk vatandaşlığına alınması kabul edilmiş. Hayret doğrusu, Türkiye&#8217;de oturacaksın, Türk vatandaşı olmayacaksın.&#8221;<br />
      Leylâ Hanım&#8217;ın beyninde şafak attı. Beyin hücrelerinden birinde bir ışık kıvılcımı yanıp çaktı. Yüreğine ılık bir şeyler indi.<br />
      - &#8220;Bey,&#8221; dedi, &#8220;şu Yusuf için polise başvursak&#8230; Belki bir haber alırız. Anasının geleceği yok. Nasıl da alışmış, inanmıştım ona.&#8221; Çocuklarla birlikte karakola gittiler. Bir görevli komisere hikâyeyi, Yusuf&#8217;un acı fakat gerçek olan hikâyesini baştan sona anlattılar. <br />
      Leylâ Hanım konuştukça, zaman zaman araya Yusuf girdi.<br />
      Görevini gayet iyi bilen komiser, kendinden emin bir şekilde yerinden kalktı. Garip Yusuf&#8217;un yanına geldi, çömeldi. Yusuf&#8217;u okşadı, ona yakınlık göstrdi.<br />
      -&#8221;De bakalım yavrum,&#8221; dedi. &#8220;Baban kim senin?&#8221;<br />
      Yusuf, kendisine gösterilen yakınlığa ilgisiz kalmadı.<br />
      - &#8220;Benim babam kokoreççi İsmail,&#8221; dedi.<br />
      Leylâ Hanım, İsmail Efendi&#8217;yi düşündü. &#8220;Tamam.&#8221; dedi.&#8221;Bu işi o sardı başımıza.&#8221;<br />
      Komiser, Yusuf&#8217;la konuşmasını sürdürdü. Olay aydınlanmıştı. İsmail Batılı adı geçince, komiser hemen yerine döndü. Masanın üzerindeki listeye göz attı. İsmail Batılı adının altını, kırmızı uçlu bir kalemle çizdi. Pasaport alanlar listesine de baktı. Aynı adı orada da gördü.<br />
      - &#8220;Maalesef! İsmail Batılı ve karısı, geçende yurt dışına çıkmışlar, henüz geri dönmemişler. İsmail Batılı vatansızmış. Ne var ki, Bakanlar Kurulu kararıyla dünden itibaren de Türk vatandaşlığına kabul edilmişler. İşimiz zor. Şimdi sizinle birlikte biz de onları arayacağız.&#8221;<br />
      İş anlaşılmıştı. Leylâ Hanım, kocasına;<br />
      - &#8220;Çıkalım,&#8221; dedi.<br />
      Sonra komisere döndü:<br />
      - &#8220;Yusuf&#8217;un da bizimle kalmasında bir sakınca yok ya?&#8221;<br />
      - &#8220;Hayır, sakınca yok!&#8221;<br />
      Beyefendinin beyninde sağanak halinde soru yağmurları. Nasıl, neden, niçin? Vatansız olmak, sonra vatandaşlığa kabul edilmek. Tam bu sırada her şeyi yüzüstü bırakıp gitmek&#8230; Tam güleceğin sırada, ömür boyu ağlamaya razı olmak. Şu zavallı Yusuf&#8217;u dipsiz bir kuyuya atmak. Ne dayanılmaz şey, Yarabbi?<br />
      Adres tespiti yapıldı. Yolda için için ağlayan, fakat niye ağladığını kestiremeyen Yusuf&#8217;u;<br />
      - &#8220;Ağlama kardeşim, ağlama!&#8221; diyerek Türker teselli ediyordu.     <strong>Oyhan Hasan BILDIRKİ </strong></p>
<p><!--end text_1--> </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://oyhanhasanbildirki.blogder.com/2008/04/17/omur-gecintisi-oyhan-hasan-bildirki/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>DÜĞÜN * Öykü * Oyhan Hasan BILDIRKİ</title>
		<link>http://oyhanhasanbildirki.blogder.com/2008/04/07/dugun-oyhan-hasan-bildirki/</link>
		<comments>http://oyhanhasanbildirki.blogder.com/2008/04/07/dugun-oyhan-hasan-bildirki/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 07 Apr 2008 20:57:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Oyhan Hasan BILDIRKİ</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Bir Başka Şafak]]></category>

		<category><![CDATA[Töreler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://oyhanhasanbildirki.blogder.com/2008/04/07/dugun-oyhan-hasan-bildirki/</guid>
		<description><![CDATA[         
      Son gittiğimiz düğünü unutamam. Bunun birçok sebebi var. Düğünün yapıldığı yerin seçimi, sebeplerin başta geleni. Çağrılı olduğumuz düğün sahipleri ve harika manzaralar, muhteşem çiçekler, insanı sanki bir hayâl ülkesinde yaşatan ağaçlar…
      Aman Allah’ım, yeşil bu kadar mı güzel olurdu? Ton farkıyla kucak kucak yeşil, bizim en sevdiğimiz renk. İnsana huzur veren küçücük [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>     <img src="http://img259.imageshack.us/img259/4742/dugun4on.gif" alt="Dolunayın bu yüzünde bir çift dans ediyordu." width="344" height="261" /></strong><strong>    </strong></p>
<p>      Son gittiğimiz düğünü unutamam. Bunun birçok sebebi var. Düğünün yapıldığı yerin seçimi, sebeplerin başta geleni. Çağrılı olduğumuz düğün sahipleri ve harika manzaralar, muhteşem çiçekler, insanı sanki bir hayâl ülkesinde yaşatan ağaçlar…<br />
      Aman Allah’ım, yeşil bu kadar mı güzel olurdu? Ton farkıyla kucak kucak yeşil, bizim en sevdiğimiz renk. İnsana huzur veren küçücük ama etkileyici bir dünya, ayaklarımızın altında uzanıyor.<br />
      Yemyeşil çayırların arasında uzanan patika yollar… Yolun sağında solunda iki sıra halinde sere serpe dizilmiş eğreltiler, kekikler, kaya yosunları, yer çilekleri, naneler, ocak ocak zambaklar, acı düğlekler, yavşanlar. Topraktan sanki başını henüz kaldırmış gibi duran küçük kayaların dibinde tutunmuş kapariler, pembeli, sarılı çiçekler… Doğal kayacıklarla bir kenarı belirlenmiş, yemyeşil çimenleri başkaldırmış patika yoldayız. İlgimizi çeken o kadar çok şey var ki burada… Salkım saçak mimozalara mı bakacaksın, küpelerini dökmüş kaparilere mi, mor renklerinin arasına eflatun çizgiler düşürmüş olan papatyalara mı, açarken sarılarını giyinmiş buz çiçeklerine mi?<br />
      Baksana, kelebekler bile şaşkın. Bin bir renkle kuşanmış yüzlerce kelebek, o çiçekten bu çiçeğe konuyor, dans ediyor.<br />
      Sağda ufacık bir gölet, çimenlerin arasından başını uzatıyor, bize de görünmek istiyor. Aynasında irili ufaklı ağaçların renkli gölgeleri içinde masmavi bir gökyüzü uzanıyor. Kaktüs yemişleri olgunlaşmış ama koruyucu dikenlerini ansızın batıracak eller arıyor.<br />
      Durum, senin de ilgini çekmiş olmalı, sordun:<br />
      - Görüyor musun kaktüsü? dedin.<br />
      - Yemişlerini mi?<br />
      - Evet.<br />
      - Bir keresinde, dedim, onlardan birini koparmış, çıplak elle kabuklarını soymuştum. Tadına bakacak, nasıl bir şey olduğunu anlayacaktım.<br />
      - Anladın mı?<br />
      - Hem de nasıl? İlkin parmak uçlarım yanmaya başladı. Hedefine uçuşan dikenlerden payımı aldım. Sayısız diken parmaklarıma, elimin üstüne battı.<br />
      - İzinsiz bağa girmeyecektin.<br />
      - Öğrenmenin bedeli, oldukça pahalı. Ama o bedel, insana çok şeyi öğretiyor. Sonra akıllandım, uslandım. Her bağa girmedim.<br />
      Sonsuz çimen yeşili. Senin en çok sevdiğin yeşili giyinmiş, toprağa dökülmüş. Yer yer arasında çayırlar başkaldırıyor, kendi adacıklarını oluşturuyor. Çimenlikte sizi bir noktaya götürecek özel patikalar var. Patikalarla yarışan sıra sıra çiçekler. Bir de kelebekler… Bin bir renkli onlarca kelebek, çiçeklere konuyor, havalanıyor, uçuşuyor, danstan dansa geçiyorlardı. Demek ki onların düğünü, çoktan başlamıştı.<br />
      Yanlarından geçtikçe, arada bir durakladık, ilgimizi çeken çiçeklere baktık. Hemen hepsinin adı, başlarında dikili tabelalarda yazılı. Eğreltilerin kılavuzluğunda, tuttuğumuz patikada ilerledik. Adım attıkça, çakıl taşlarının çığlıklarını duyduk.<br />
      Yalnız değiliz. Bizden başkaları, öteki çağrılılar da, bizim gibi yapıyorlar. Kapariler, buz çiçekleri, papatyalar, çayırlar ve kaktüsler, onları da kendilerine çekiyor; düğün salonuna girmek için ağırdan davranıyorlardı.<br />
      Patika bizi, ortasında herhangi bir adam heykelinin bulunduğu yapay göllerden birine götürdü. Bu adam, sanki bizi karşılamak için hazırlanıyor, oturduğu yerden kalkmaya çalışıyordu. Önünde yemyeşil çimenlik uzanıyor, yanı başında fazla derin olmayan suda saltanatlarını kurmuş öbek öbek mimozalar, nilüferler.<br />
      İnsan elinin kurup koruduğu, en ince ayrıntılarıyla tasarlanmış, göz alıcı bir yer. Ayaklarımız yere basmasa, rüyâda yaşadığımıza inanacağız.<br />
      - Bütün bunlar bir rüyâdan arkada kalanlar olmasın?<br />
      - Doğru dedin bir tanem.<br />
      - Nasıl?<br />
      - Eloğlu, aklını doğru kullanmış. Doğal güzelliklere kıymadan, görebildiklerini burada toplamış. Hem işyeri, hem sihirli bahçe.<br />
      - Bin bir çiçeğiyle, kelebeğiyle, yeşiliyle.<br />
      - Bir de ikimiz.<br />
      - Yine aklımdan geçeni okudun.<br />
      - İşim bu, değil mi?<br />
      İnsana huzur veren, mutluluk denilen şeyin damarlarınızda yürüdüğünü adım adım duyduğumuz doyumsuz bir bahçedeyiz. Ama bu bahçede, konuklarınızı ağırlayabileceğiniz konaklama yerleri de var.<br />
      Yürüdük, açıldık.<br />
      Yorulacağımıza, mutluluktan kanatlandık.<br />
      Tanıtım etiketlerini üstlerinde taşıyan bin bir çiçekle taçlanmış yürüyüş yolu bitti. Tam karşımızda Büyük Gazebo, olanca güzelliğiyle bizi çağırıyor. Gazebo, çadır, dam demek. Dilerseniz ona konak adını da verebilirsiniz. Yalnız çok iyi tasarlanmış, sizi rüyâdan rüyâya geçiren muhteşem bir yer. Küçük yapay gölün tam ortasında. Ahşap köprüyle bin bir çiçekli yola bağlanmış. Köprünün her iki yanında yüzlerce ördek gelip gidiyor, kanat çırpıp yüzüyor. Kuğular oynaşıyor. Sayısız kaplumbağalar, suya dalıp çıkıyor. Bu dalışlardan ya da kanat çırpışlardan olmalı, hafiften de olsa bataklık kokusu genzinize doluyor ama rahatsız olmuyorsunuz.<br />
      Ağzına kadar konuklarla dolu Gazebo’dayız. Bize, ayrılan yerimizi gösterdiler. Oturduk. Masamızda diğer konuklar da vardı. Selamlaştık.<br />
      Anna, beyaz gelinliği içinde mutluluktan uçuyordu. Damat Sait, sırtına geçirdiği siyah smokiniyle Anna’nın yanında duruyordu. O da gerçeğe dönmüş rüyâsının zevkini çıkarıyordu. İkisi de bir kelebeğin iki kanadı gibiydiler. Birbirlerine yakışmıştılar. Anna, Rus göçmenlerinden. Sait, İranlı bir Azeri. Kader onları bulundukları yerden çekip almış, bu ülkede yollarını birleştirmişti.<br />
      Nikah töreni başladı. Pembe tayyörlü bir kadın, gelin ve damada telkinlerde bulunan, çağrılılara da öğütler veren uzunca bir konuşma yaptı. O, bilerek seçilmiş olan bir nikah memuruydu. Çünkü Anna ve Sait, başka başka dinlere inanıyorlardı. Bu durumu her ikisine hatırlattı. Onlardan birbirlerine hoşgörülü davranmalarını istedi. Konuşması ilgi çekiciydi. Gelin ve damatla ilgili açıklamalarını bitirdikten sonra, tanıklara döndü.<br />
      - Biliyorsunuz, dedi. Anna ve Sait, evlenmeye karar vermişler. Bize geldiler, evlenmek için başvuruda bulundular. Durumlarını inceledik, birbirleriyle evlenebileceklerini gördük. Bu konuda sizler ne diyorsunuz?<br />
      Tanıklar;<br />
      - Evet, dediler.<br />
      Nikah memuru durmadı, önce Anna’ya sordu:<br />
      - Bir ömür boyu Sait’le aynı yastığa baş koymağa razı mısın?<br />
      Anna, kıpır kıpır bir sesle;<br />
      - Evet, dedi.<br />
      Sait’in “evet”i, Gazebo’yu çınlattı.<br />
      Alkışlar kesilir kesilmez, gelinle damat, Gazebo’dan dışarı çıktılar. Anne ve babaları da onların yanındaydı. Bütün konuklar da onları izlediler. İlkin bir sıraya dizilmiş olan gelini, arkasından damadı ve daha sonra da sırasıyla anneleri, babaları, akrabaları kutladılar.<br />
      Bir şey ilgimi çekti. Çağrılılardan hiçbiri, diğerinin önüne geçmedi. İtişip kakışıp, kendisini göstermek istemedi. Yapılması gereken neyse, sadece onlar yapıldı.<br />
      Güzelim hava, patika yolun her iki yanındaki çiçekleri etkilemişti. Bütün çiçekler sımsıcaktı ve insanın aklını başından alıyordu. Üstelik akşam güneşi, çiçeklerin üzerinde değişik renkli gölgeler bırakıyordu. Harika bir zaman ve muhteşem çiçekler… Çiçekli bahçede gezenler.<br />
      Gazebo’ya döndük. Bu sırada kapıdaki yazıyı okudum: “Anna ve Sait’in evlenme günü. Çağrılı değilseniz, giremezsiniz.”<br />
      Herkes yerini aldı. Hafiften bir müzik başladı. Birden cam kubbeli salon aydınlandı. Renk renk ışıklar, davetlilerin elinde yüzünde gezindi. Üstelik klimalar onları serinletiyordu.<br />
      Ayvanda içkiler, kokteyller hazırlanıyordu.<br />
      Biz de diğer çağrılılar gibi yemek için sıraya girdik, beğendiğimiz yemeklerden aldık. Bu sırada dileyene kırmızı şarap ya da su verildi. Mavi satenle örtülü masalardan bize ayrılmış olanına oturduk. Küçük mavi nazar boncuklarıyla ve güzel çiçeklerle süslenmiş olan masamızda herkes için önceden hazırlanmış birer küçük İran çayı kutusuyla birlikte iki kalıp kesme şeker duruyordu. Masada yalnız değildik. Yanımızda Ermeniler ve İranlı Azeriler vardı. Aramızda İngilizce konuştuk. Birdenbire masamız, kendi zevkimizin öne çıktığı ön yemekler, “Proshki” denilen patatesli puf böreği ile su böreği ve daha değişik şeyler, Rus mezeleri, yemekleriyle donanmıştı. Boşalan bardaklarımız hemen dolduruluyordu.<br />
      Hiçbir şey ayırt edilmemiş, en küçük ayrıntılar bile unutulmamıştı.<br />
      Hele müzik?<br />
      “Harikâydı” demek, yetmez. Akordeonun yanına keman da eklenmişti. Klasik Rus müzikleri ve dans şarkıları bizim gibi başkalarını da etkilemişti. Dudak uçları kıpırdayan çağrılıların gözlerinde kanatlanmak isteyen gülücükler vardı.<br />
      Oğlan evinin doldurduğu iki masanın dışındaki diğer masalarda daha çok kız evinin çağrılıları vardı ama hiçbir çocuk yoktu.<br />
      Aniden ışıklar karartıldı, masa üstlerine bırakılmış bütün mumlar yakıldı. Ortalıkta gezinen Rus piskoposun işaretiyle olmalı, kadehler kaldırıldı ve tek ses çınladı:<br />
      - Gohrkaaa!<br />
      Anna ve Sait, öpüştüler.<br />
      Çigan müziği çalıyordu.<br />
      Rusların hepsi sahnedeydi. Aralıksız çeşitli dansları danslar izledi.<br />
      Biz ikimiz, yerimizde oturduk ve olanı bitenini kaçırmamayı uygun gördük. Ancak nefeslerimizi tutmuştuk. Bir ara saçlarımda dolaşan ellerinin sıcaklığını hissettim. Fakat bir şeye hayıflanıyordun. Yanlış anlamadıysam, şöyle diyordun:<br />
      - Bizim bir düğünümüz bile olmadı değil mi?<br />
      Sustum. Hiçbir şey demedim.<br />
      Gözlerin gözlerimdeydi, gülümsedim.<br />
      Anılar panayırına dalmıştık. Ne dans edenleri görüyor, ne de müziği duyuyorduk.<br />
      “Düğünü olmak” oldukça farklı bir şey olmalıydı.<br />
      Biz ikimiz bu tadı, hiç yaşamadık.<br />
      Bu arada Azeriler sahneye çıktı. Kulaklarımız Türkçe sesler duydu. Müzik değişmiş, “Ya Mustafa, ya Mustafa” şarkısı yükselmişti. Heyecanlanmıştık.<br />
      Yeniden servis başladı. Esmer Rus ekmeği üzerinde kırmızı somon balığı dağıtıldı. Arkadan içkiler sunuldu, pastalar ikram edildi.<br />
      Şimdi Anna’nın eline iki küçük votka kadehi tutuşturulmuştu. Bir tepsi bulundu ve kadehler özenle yerleştirildi. Anna, kayınpederinin önüne geldi, diz çöktü. Votka kadehlerini ona ve kayınvalidesine sundu. Kayınpeder ve kayınvalide, birlikte kadeh kaldırdılar. Anna, kalabalığa döndü ve hep birlikte bağırdılar:<br />
      - Gohrkaaa!<br />
      Kayınpeder ve kayınvalide öpüştüler.<br />
      Aynı tören, Anna’nın babası ve annesi ile dedesine ve babaannesine de yapıldı.<br />
      Her seferinde onlar da öpüştüler ve “Gohrkaaa!” sesleriyle şereflendirildiler.<br />
      Bu gösteri sırasında; “Koskenkorva!”lar, “Hop hop hop!”larla birlikte müzikte yükseldi.<br />
      Rus horası başladı. Bütün Azeriler ellerine beyaz peçetelerini de alarak Karadenizliler gibi havada sallaya sallaya bu horona katıldılar.<br />
      Onların neşelerine diyecek yoktu. Fakat bizim için gece bitmişti. Henüz bardağımızdaki kırmızı şarabı tüketemeden ve takı merasimini de beklemeden oradan ayrıldık. Gelin ve damada “Allahaısmarladık!” diyemeden Gazebo’dan çıktık.<br />
      Herkes dansta idi ve gönüllerince eğleniyorlar, kendi rüyâlarını yaşıyorlardı.<br />
      Anna oldukça güzeldi. Sait sakin ve mutluydu.<br />
      İkimizin dudaklarında aynı dilek yankılandı:<br />
      - Allah sonlarını hayra çıkarsın!<br />
      Sanki sözleşmiştik.<br />
      Gazebo çıkışında elimize tutuşturulan paketleri açtık. Her pakette bir küçük Rus ekmeği, bir paket küçük İran çayı ve kağıtlanmış iki kesme şeker vardı.<br />
      Düğün, bizim için orijinal bir düğündü. Ama nedense kalbim buruktu. Kafayı bulamadığımdan mıdır nedir, seninle dans etmek bile gelmemişti içimden. Ah, bizim havalar bir çalsaydı…<br />
      Ah, bizim havalar bir çalsaydı!<br />
      Ya da bu düğün, bizim düğünümüz olsaydı…<br />
      Mutluluktan kanatlanmaz mıydık?<br />
      Dolunay imdadıma yetişti.<br />
      Gökyüzüne kurulmuş, hüznümü eritmek için en parlak elbiselerini giyinmişti. İkimize de gülümsüyor, gülümsüyordu.<br />
      - “Kırkıncı yılımızda düğünümüzü yapar mıyız?” diye soruverdim birden.<br />
      Kulaklarımda senin karşılığın yankılandı:<br />
      - Kırkıncı yılımızda düğünümüzü yapar mıyız?<br />
      Gazebo’da Çigan müziği devam ediyordu.<br />
      Patika yola dolunayın aydınlık ışıkları düşmüştü. Sıralı çiçekler bile kulağını ikimize tutmuştu sanki.<br />
      El ele tuştuk.<br />
      Dolunaya baktık yeniden.<br />
      Dolunayın bu yüzünde bir çift dans ediyordu.<br />
      Muhteşem bir dans!<br />
      Gözlerimizde gülümsemeler…<br />
      <em>30 Mart 2008</em></p>
<p>      <strong>Oyhan Hasan BILDIRKİ</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://oyhanhasanbildirki.blogder.com/2008/04/07/dugun-oyhan-hasan-bildirki/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>BİR GECENİN SONUNDA * Öykü * Oyhan Hasan BILDIRKİ</title>
		<link>http://oyhanhasanbildirki.blogder.com/2008/03/30/kacak-oyhan-hasan-bildirki/</link>
		<comments>http://oyhanhasanbildirki.blogder.com/2008/03/30/kacak-oyhan-hasan-bildirki/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 30 Mar 2008 04:32:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Oyhan Hasan BILDIRKİ</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Üçüncü Günün Öğlesi]]></category>

		<category><![CDATA[Kader]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://oyhanhasanbildirki.blogder.com/2008/03/30/kacak-oyhan-hasan-bildirki/</guid>
		<description><![CDATA[           
      Gün, daha henüz ışımamıştı. Buğulu camın gerisinden Polatlı’nın karanlığı delen ışıkları, kıpış kıpış, fakat belirsizce görünüyordu. Sabahın güzelim sessizliğini doya doya koklamak, tanyerinde sürüp giden renk dövüşünü kana kana görebilmek… Korkusuz olmak. Ne kadar güzelmiş değil mi?
      Ya, korku dolu günler?
      Orta yaşlı adam, alnında biriken terleri, elinin ayasıyla kuruladı. Telâşla ceplerini yokladı. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>      <a href="../../../photos/21592927@N06/2166097153/" title="Kale"><img width="240" src="http://farm3.static.flickr.com/2101/2166097153_2dbcf49e75_m.jpg" alt="Her duyduğu ses, yüreğini hoplatır oldu." height="180" /></a>     </p>
<p>      Gün, daha henüz ışımamıştı. Buğulu camın gerisinden Polatlı’nın karanlığı delen ışıkları, kıpış kıpış, fakat belirsizce görünüyordu. Sabahın güzelim sessizliğini doya doya koklamak, tanyerinde sürüp giden renk dövüşünü kana kana görebilmek… Korkusuz olmak. Ne kadar güzelmiş değil mi?<br />
      Ya, korku dolu günler?<br />
      Orta yaşlı adam, alnında biriken terleri, elinin ayasıyla kuruladı. Telâşla ceplerini yokladı. İç cebindeki yarı ıslanmış sigara paketini buldu. Tuttu, bir sigara yaktı. Yanındaki inzibat erine baktı. Yarı uykudaydı.<br />
      - Hışt, hemşerim! dedi. Yakar mısın?<br />
      İnzibat eri, elleriyle gözlerini ovuşturdu. Kendisine uzatılan sigarayı aldı, yaktı. Duman kokusu, ortalığı sardı. Esneyip uyananlar oldu. Aksırıklar, öksürükler, çoğalan seslere karıştı.<br />
      Orta yaşlı adam, sigarasını söndürdü. Uyuyormuş gibi yaptı. Gözlerini hafifçe yumdu. Düşündü.<br />
      Daha dün, kurşun gibi ağır bir korku, yüreğini eziyordu. Dolaşık çilesi, yollarını düğümlemişti. Bütün kapıları acabalarla çalıyor, erim erim eriyordu.<br />
      Çiçeği burnunda bir delikanlıydı. Henüz yeni evlenmiş, karısı ilk çocuğuna hamileyken, asker ocağının yolunu tutmuştu. Görenlerin gözünde, bir içim suydu karısı. Köyde, bütün delikanlıların gözü ondaydı. Veli, çok güzel kaval çalardı. Fadime, kavalın bu yakıcı sesine mi vurgundu, ne? Kaç görücüyü geri çevirmiş, babasının güzel hatırı için bile, hiçbirisine olur dememişti. Sonunda Veli’nin dünürcülerine açıldı kapıları. Düğün dernek derken, birbirlerinin oldular. Koyunları ağıla birlikte sürdüler, sütü sağdılar, maya tuttular.<br />
      Bir ilkbahar gününde, şeftalilerin domur domur çiçeğe durduğu bir günün gecesinde, Veli’yi de odaya çağırdılar. Muhtar, şubeden gelen kağıtları imzalattı.<br />
      - Yarın yolcusun, aslanım! dedi.<br />
      - Yarın mı? diyebildi Veli.<br />
      - He, ya!<br />
      - Yarın ha?<br />
      Gece; bir perde gibi indi, açıldı. Veli, Fadime’sini anasına ısmarladı, helâlleşti. Diyarbakır yolunu tuttu. Acemilik derken, usta asker oldu.<br />
      - Askerlik gibisi yok, diye düşündü. Kısa zamanda okuma yazma bile öğrendim. Ne kaldı şurada? Ah, bir de doğacak çocuğum oğlan olsa! Bizdeki beyliğe diyecek mi olur?<br />
      Talimden döndükleri bir günde, akasyaların gölgesine, birbirlerine sırt vermiş bir şekilde, üç beş asker oturmuştu. Aralarında Veli de vardı. İleriden, onbaşının; “Posta!” diye seslendiğini duydular. Herkes, sese doğru koştu. Veli, ürkek, umutsuz, onbaşıya yaklaştı. Onunla göz göze geldi. Onbaşı bir baktı, durakladı. Bir mektubu, küçük parmağının arasına aldı, sakladı. Veli, böylesine bir davranışa hiçbir anlam veremedi. Omuzlarını çekti. Geriye döndü. Akasya gölgesine gitti. Kendilerine mektup gelenleri kıskandı.<br />
      Karavana borusu çaldı. Askerler, yemekhaneye doluştu. Veli’de bir durgunluk var. İsteksiz, arkadaşlarına yemeklerini dağıttı. Birlikte yapılan yemek duasından sonra, lokâle indi. Tam giriş kapısında, omzuna dokunan eli, silkip attı. Baktı, posta onbaşısıydı. Toparlandı.<br />
      Onbaşı;<br />
      - Ne o, hemşerim? dedi. Görüyorum, canın bir şeye sıkılıyor. Öfke, burnundan akıyor.<br />
      Veli, sorulana karşılık vermedi.<br />
      Lokâlin seyrek, ayak altı olmayan bir köşesine çekildiler.<br />
      - Çayları söyle, bakalım! dedi onbaşı.<br />
      Çaylar ısmarlandı. İçtiler. Onbaşının kıpış gözlerinde, oynadığı oyunun zevkini çıkaran bir gülümseyiş vardı. Veli, televizyondaki sese kulak kesildi. O ses, sanki Veli’nin yüreğini okuyor, onun anlatamadıklarını dile getiriyordu: “Bugün posta günüdür, canım sıkılır.”<br />
      - Üzülme be, Veli!<br />
      - Üzüldüğüm yok, onbaşım.<br />
      - Hadi, hadi! Gözün aydın! Bak, mektubun var.<br />
      Veli, onbaşının uzattığı mektubu alınca, yerinde duramaz oldu. Kalktı, izin istedi.<br />
      - Anlamıştım, dedi. Fakat…<br />
      Sözün gerisini getirmeden çıktı. Heyecandan, kalbi küt küt atıyordu. Zarfın üzerindeki yazı, tanıdık, o her zamanki yazı değildi. Değişmişti. Kör kör yanan bir ışığın altında, elleri titreye titreye, zarfı açtı. Okumaya başladı. Okudukça, yandı yandı.<br />
      Tel örgülerin dışından, vızır vızır arabalar geçiyordu. Veli, ayın halesine baktı. Ne kadar saf, temizdi. Turuncu hale, mavimsi ışıklar saçıyor, oynayışlar, kımıldanışlarla gecenin sonsuzluğuna karışıyordu. Arabalar kâh gurbet taşıyor, kâh gurbete doğru yol alıyordu. Nöbet yerinde Veli’nin ayak sesleri: “Rap, rap!”<br />
      Veli yürüdükçe, düşündü. Düşündükçe, duygularının seline kaptırdı kendisini. Karar verecek gibi oluyor, hemen vazgeçiyordu. Ölçtü, biçti, gördü.<br />
      - Yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal! dedi kendi kendine.<br />
      Dilinin ucundan, ansızın dökülüveren bu sözlerinden utandı. Ötesine, berisine baktı. Bir duyan, işiten var mı diye.<br />
      Az sonra, yeniden kurmaya başladı. Duygularının çağıl çağıl çağladığını gördü. Boşa koydu, dolmadı. Doluya koydu, almadı. Ağır geçen zamandan bıkıp usandı. Saatine baktı. Nöbet zamanı doluyordu. Beynindeki bütün kurtlar uyandı. Beyninin en ucunda bir yerde, bir ışık çakıp söndü. Kararını vermişti. Tüfeğini, nöbetçi kulübesine bıraktı. Tel örgüye doğru yürüdü.<br />
      Yürüdükçe düşündü:<br />
      - Demek, bir tanemi, karımı kirletmişler, ha? dedi. Çocuğum da düşmüş. Ne kötü?<br />
      Omuzlarında bir ağırlık, alnında vıcık vıcık terler… Ay, sanki yere doğru eğilmiş, birilerini yakalamak ister gibiydi. Hafif rüzgâr çıkmış, yüreği köz köz yanan Veli’yi, biraz olsun rahatlatmıştı. Fakat bu geçici rahatlık, nice zorluklara gebeydi. Veli, duygularının selinin akınınca gidiyordu. Tel örgüden atladı. İlk gelen arabayı, durdurdu. Soluk soluğa bindi. Geçti, gitti. Bir uzun yolun keskin dönemeçleri arasında kayboldu.<br />
      Güm güm dövülen kapının arkasındaki yaşlıca bir kadın sesi;<br />
      - Gecenin bu saatinde, acaba kim ola, bu deli? diyor, telâşla kısık lâmba ışığını açmaya uğraşıyordu.<br />
      Veli, gıcırdayarak açılan kapıdan içeri daldı. Az kaldı, ihtiyar ana, elindeki lâmbayı düşürecekti. Karşısında, vakitsiz gelen oğlunu görüverince, besbelli şaşırmış, pirelenmişti.<br />
      - Veli’m, aslanım, hayrola? dedi.<br />
      - Hayır, be ana. Yalnız korkmuş, ürkmüş gibisin. Beni gördüğüne sevinmedin mi?<br />
      - Sevinmez olur muyum? Fakat böyle apansız gelişin, nice yıllık hasret? Şaşırdım oğul! Bak, hâlâ seni ayakta bekletiyorum. Geç hele, şöyle buyur! İhtiyarlık mı desem, kocalık mı desem… Ne desem, bilmem! Ara sıra elim ayağıma dolaşıveriyor.<br />
      Veli, çöktüğü yer minderinden, konuşan, fakat bir türlü asıl konuya giremeyen anasını dinliyordu. Dışarda köpek ulumaları, gecenin koyu sessizliğini yırtar gibiydi. Oda sessiz, ıssızlaşmıştı. Fadime, ortalıkta görünmüyordu. Bu odada, onunla az mı konuşmuşlar, pembe hayâller kurmuşlardı? Çocukları, kendileri gibi kara yazılı olmayacaktı. Onları okutacaklar, her zorluğa katlanacak, gerekirse ayaklarının altına yol olup serileceklerdi. Ama şimdi?<br />
      Ya şimdi?<br />
      Şimdi, odada derin bir sessizlik var. Köpek ulumaları da duyulmaz oldu. Besbelli sabaha oluyor. İşte uzaklardan, çok uzaklardan, şöyle böyle duyulan bir horoz sesi. Konu-komşu pencerelerinde netleşiveren ışıklar. Ortalığa düşen insan, hayvan sesleri.<br />
      İhtiyar ana, derin bir “oh” çektikten sonra;<br />
      - Ya, işte böyle oğul! dedi. Artık, gerisini sen bilirsin. El içine çıkamaz oldum ben. Seninkileri en son, İzmir yanında görmüşler.<br />
      Veli, kalktı, sivillerini giyindi. Sandık odasına geçti. Bir zaman orada eğlendi. Güneş, kızıl ışıklarını ufka yeni yeni salarken, anasından helâllik diledi, varıp çıktı.<br />
      İhtiyar ana, gözlerinde iki damla yaş, açık kapıyı kapattı, içeriye, günlük dertleriyle uğraşmaya çekildi.<br />
      Köyodası’nın önünde, bir tesbih ağacının yer yer gün ışığıyla delinen gölgesinin altında oturan ihtiyarlardan biri;<br />
      - Baksana, dedi muhtara. Kasım Ağa fena vurulmuş. Yatıyormuş.<br />
      Bir başkası;<br />
      - Veli yapmıştır, diyorlar. Sözüm ona, görenler varmış.<br />
      - Günahını almayalım garibin, dedi muhtar.<br />
      İçenlere, birer sigara dağıttı. Sustular.<br />
      İleriden, köy girişinde, tozu dumana katarak gelen jandarma jeep’ini gördüler. Muhtar doğruldu, odayı açtı. Döndü. Gelenleri karşıladı. Kasaba doktorunu görünce, sitem etmeden yapamadı.<br />
      - Başka türlü geleceğiniz yoktu, değil mi beyim? dedi.<br />
      Kasaba doktoru öksürüp, aksırdı. Muhtarı duymazdan geldi. Başçavuş;<br />
      - Dur hele, muhtar! dedi. Vukuata bakalım. Sonra doktor beye çıkışırsın.<br />
      Muhtar, köy bekçisi ve kasabadan gelenler, birkaç yaşlı, Kasım Ağa’nın evine gittiler. Sorup dinlediler. Yazıp çizdiler.<br />
      Kasım Ağa;<br />
      - Kendisini göremedim. Lâkin sesi, Fadime’nin Veli’sinin sesine benziyordu. O olabilir, dedi.<br />
      Başçavuş, muhtardan Veli’nin künyesini aldı. Kasabaya dönerken sıkı sıkı tembihledi.<br />
      - Çevreye göz kulak ol, muhtar!<br />
      Öğleye yakın Kasım Ağa, ağırlaştı. Gelip gideni tanıyamaz oldu. Akşama doğru köy camisinin minaresine yeni takılan hoparlörden, bir selâ sesi duyuldu. İş çabuk anlaşılmış, Veli’nin asker ocağından kaçışı, Kasım Ağa’yı vuruşu, bütün çevrede dal budak salmıştı.<br />
      Aradan hayli zaman geçti. Veli, bir daha köye dönmedi. Ama Fadime, arkasında iki yavrusu ile köye geri çıkageldi. Çökmüş, bitmiş, saçlarına aklar düşmüş, dillere destan olan güzelliğinden eser kalmamıştı.<br />
      Önceleri, “dikkat, tehlikelidir” diye bütün yurtta aranan Veli, şimdilerde aranmaz, kendisinden söz edilmez olmuştu. Köyü ile olan her türlü bağını kesip atmış, boğaz tokluğuna, o kapı senin, bu kapı benim diye, tozup koşar olmuştu.<br />
      Başkaları onun sırtından küplerini doldurdular. Doymak bilmeyen bir açıkgöz, yanaşmalarından birini, Veli’nin koynuna soktu. Bu yasak evlilikten, iki oğlu doğdu. Onlar da babalarının yanında, açıkgöz ağanın kapısında karakullukçu oldular. Veli, boş yere, faydasız yere, yandıkça yandı.<br />
      Oğullarının kaderini değiştirmesi imkânsızdı. Onlara kimlik kartı bile çıkaramamış, büyüğünün okul çağının geçmesine göz yummuştu. Avluda, civcivlerini korumaya çalışan tavuğu seyretti.<br />
      - Sende erkekliğin zerresi kalmamış, be Veli! diye söylendi. Sen, bu hâllere düşecek adam mıydın? Hani okumuş çocukların olacaktı? Hani, başın yukarda, alnın açık dolaşacaktın? El içine karışıp, adam sırasına girecektin? Şimdi niye, böyle köşebucak insanlardan kaçışın? Haberleri bile dinlemez oldun. Arananlar listesinde adın çıkacak diye, ödün kopuyor, ödün! Şu anaç tavuktaki cesarete bile sahip değilsin.<br />
      Veli, kendi kendisiyle kuşluk vaktine kadar konuştu. Ölçtü, biçti. Karar verdi. Oğullarını öpüp kokladı. Balıkesir’e indi. Şehrin kalabalığına çıkmak, onu, bir tuhaf hâle soktu. Her duyduğu ses, yüreğini hoplatır oldu. Sıkıntılarını, çektiklerini unutmak için, uzun uzun vitrinleri seyretti.<br />
      - Dünya varmış be, diye düşündü. Yaşamak, ne kadar güzelmiş!<br />
      Akşam güneşi, vitrin camlarına vuruyor, alev alev yanan camlar, arkalarındaki eşyaları daha da güzelleştiriyordu. Yavaş yavaş, el ayak çekiliyor, caddeler tenhalaşıyordu. Askerle dolu bir cemse, caddenin başına yanaştı, durdu. Birer ikişer askerler inerek, nöbet yerlerini almaya başladılar. Veli, gözlerini vitrinden ayırmaksızın, onların her hareketini kolladı. İlktir askerden kaçtığına yandı, hayıflandı. Askerî cemse hareket etti.<br />
      Veli’nin yüreciğinde bin bir soru, düğümlendikçe düğümlendi. Köşe başına yeni gelen nöbetçi er, sağa sola baktı. Veli’yi gördü. Ona doğru yöneldi. Veli, yaklaşan tehlikeyi sezdi. Oradan hızla uzaklaşmayı düşündü. Fakat, adım atacak gücü, nedense kendisinde göremedi. Sanki ayakları, olduğu yere, mıh gibi çakılıp kalmıştı. Soğuk soğuk terlediğini anladı, bunaldı. Talimli adım sesleri kendisine yaklaştı. Buyuran bir ses;<br />
      - Hışt, hemşerim! dedi.  <br />
      Veli, sese döndü. Zor anlaşılır bir şekilde;<br />
      - Ne var? diyebildi.<br />
      Beriki;<br />
      - Kimliğin yanında mı? diye sordu.<br />
      - Ne kimliği?<br />
      - Anlayacağın, kafa kağıdı…<br />
      - Yok!<br />
      - Yok mu? Be hemşerim, hangi çağdasın?<br />
      Veli’de çağını bilecek hâl mi kaldı. Geçende ağasının bir konuşmasına kulak kabartmıştı. Oğlunu şehre gönderirken, sıkı sıkı, kimliğini soruyor; “Sakın ha, yanına alamamazlık etme!” diyordu. “Alt tarafı, gömlek cebine sığacak bir kâğıt. Lâkin yoklamada üstünde çıkmayıverir. Doksan gün, anadan babadan, çordan çocuktan olursun. Kendini delikte bulursun.”<br />
      Veli, yok demişti ya, yine de sağını solunu karıştırmadan yapamadı. Etraflarını birkaç meraklı sardı. Yalvarıp yakarmanın da faydasız olacağını biliyordu. İnine duman verilmiş ayı gibiydi. Çırpındıkça, kimliği ortaya çıkacak, kim olduğu artık anlaşılacaktı.<br />
      İkinci bir asker, meraklıları yardı. Vardı, yanlarına geldi. Tam bu sırada, köşe başından kendilerine doğru gelen bir askerî cip belirdi.<br />
      - Ne var orada?<br />
      Soruyu ilk asker karşıladı;<br />
      - Kimliği yok bunun, komutanım!<br />
      - Ya, demek öyle. Gönderin buraya.<br />
      Veli, cipin arka tentesini kaldırdı, bindi. Askerî cip hareket etti.<br />
      Meraklılardan bazıları;<br />
      - Yazık oldu adama, dedi.<br />
      Bu arada kimliksiz olup da sıvışanlar az değildi. Fakat nedense gökten yağan kasnaklardan ilki, Veli’nin boynuna dolanmıştı.<br />
      Merkezde yapılan sorgulama çabuk bitti. Bu sorgulama sırasında Veli’nin asker kaçağı olduğu ortaya çıktı. Derhal kâğıtları hazırlandı. Yanına bir inzibat eri katıldı. Kışlasına, kalan askerliğini tamamlaya, geri gönderildi.<br />
      Veli, hafiflemişti. Yüreğindeki korkuların çoğu dağılmış, yerini ılık umutlara bırakmıştı. Meşhur 1974 affıyla da, Kasım Ağa dosyası kapanmış, Veli, o zamandan beri boşuna yanmıştı.<br />
      İnzibat eriyle Veli, Ankara garında ikinci bir arabaya bindiler. En gerideki beşli koltuğa oturdular. Otobüs, az sonra hareket etti.<br />
      Artık, korku dolu günler geride kalmıştı.<br />
      Veli, ilktir korkusuz olmanın güveni içindeydi.<br />
      Hele yaşamak?<br />
      Korkusuz olmak? Ne kadar güzelmiş!..<br />
      <em>Bağarası, 1981 Ağustos</em></p>
<p>      <strong>Oyhan Hasan BILDIRKİ</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://oyhanhasanbildirki.blogder.com/2008/03/30/kacak-oyhan-hasan-bildirki/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>BİR BAŞKA ŞAFAK * Öykü* Oyhan Hasan BILDIRKİ</title>
		<link>http://oyhanhasanbildirki.blogder.com/2008/03/17/bir-baska-safak-oyku-oyhan-hasan-bildirki/</link>
		<comments>http://oyhanhasanbildirki.blogder.com/2008/03/17/bir-baska-safak-oyku-oyhan-hasan-bildirki/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 17 Mar 2008 18:01:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Oyhan Hasan BILDIRKİ</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Bir Başka Şafak]]></category>

		<category><![CDATA[Töreler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://oyhanhasanbildirki.blogder.com/2008/03/17/bir-baska-safak-oyku-oyhan-hasan-bildirki/</guid>
		<description><![CDATA[
 
      BİR BAŞKA ŞAFAK * Öykü* Oyhan Hasan BILDIRKİ
      Bircan’ın doğumunda konak şenlendi, baştanbaşa ışıklarla donandı. Eşe dosta, bütün tanıdıklara, hekiminden hâkimine, avukatından savcısına, tacire tüccara doğum şerefine verilecek davetin haberi, ulaştırıldı. Hazırlıklar tamamlandı.
      Yalnızca doğacak çocuğu için gelenekçi kesilen, “Erkek adamın erkek oğlu olur.” diye düşünen, bundan asla taviz vermeyen, eşin, dostun yanında bu şekilde [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>
<p><p align="left"><font size="2" face="arial,helvetica,sans-serif"><img src="http://s.azbuz.com/uploads/images/31/49/5000000003149336.gif" /> </font></p>
<p align="left"><font face="arial,helvetica,sans-serif"><font size="2">     <strong> BİR BAŞKA ŞAFAK * Öykü* Oyhan Hasan BILDIRKİ</strong></font></font></p>
<p align="left"><font size="2" face="arial,helvetica,sans-serif">      Bircan’ın doğumunda konak şenlendi, baştanbaşa ışıklarla donandı. Eşe dosta, bütün tanıdıklara, hekiminden hâkimine, avukatından savcısına, tacire tüccara doğum şerefine verilecek davetin haberi, ulaştırıldı. Hazırlıklar tamamlandı.<br />
      Yalnızca doğacak çocuğu için gelenekçi kesilen, “Erkek adamın erkek oğlu olur.” diye düşünen, bundan asla taviz vermeyen, eşin, dostun yanında bu şekilde övünen avukat Hâzım Dümenci, bir kızı olduğu kendisine bildirilince üzülür gibi oldu, suratını astı, kaldırım dudaklarını ısırdı. İlk sarsıntı geçince, kızı kabullendi, baba olmanın gururunu yaşadı.<br />
      - Ya! dedi. Demek, kız babası oldum, ha? Ne derler, başa gelen çekilirmiş, katlanacağız. Hem, erkek adamın erkek damadı olurmuş. Öyle değil mi? Eşimi, yavrumu görebilir miyim?<br />
      Telefonun öbür ucundan seslenen doktor:<br />
      - Hay hay, Hâzımcığım! Şüphen mi var? Derhal! İstediğin zaman gelip görebilirsin. Bir terslik olursa, beni ara. Olur mu? dedi.<br />
      İşinin, kendisine tanıyacağı, ardına kadar açılacak olan faydalanma kapılarından kolayca geçmek için, hatırlı avukat Hâzım Dümenci, hazırlandı. Saçını, başını taradı. Paçasını düzeltti. Gevşeyen kravatının düğüm yerini sıktı. Kendisine baştan aşağı çeki düzen verdi. Çıkarken, anasına seslendi.<br />
      - Dilârâ’mı görmeye, Bircan’ımı almaya gidiyorum. Bir diyeceğin var mı; Büyük Hanım?<br />
      Oğlunun ve gelininin kendisini sıkan, bunaltan havasına, doğan torunu için katlanan Sabriye Hanım:<br />
      - Her ikisinin gözlerinden benim için öp, dedi. Yalnız.<br />
      - Ne yalnızı?<br />
      - Bircan mircan diyorsun. Kızının adı olmalı, değil mi?<br />
      - Öyle! Ne var bunda?<br />
      - Bir şey yok.<br />
      - Eee?<br />
      - Bizde, doğan çocuğa, ötekiler gibi önceden hazırlanan isimler, kanmaz da.<br />
      - Konmaz… mış!<br />
      - Konmaz ya!<br />
      - Laf uzadı, Büyük hanım. Bunlar boş inançlar, safsata şeyler. Çekil de, gideyim.<br />
      - Olur! Güle güle.<br />
      Sabriye Hanım geri durdu. Hâzım Dümenci, açılan boşluktan süzüldü. Mermer merdivenleri üçer beşer indi. Çiçekli bahçeyi, aslanlı yolu geçti. Arabasına atladı, gaza bastı, hızla ilerledi. Kural mural hak getire. Sanki bütün yol, onundu.<br />
      Sabriye Hanım, bir “Ya sabır!” çekti. Abdest tazeledi. Kendi kendine, fakat biraz seslice düşündü:<br />
      - Bizim zamanımızda, dedi, ister kız, ister erkek olsun, bütün çocuklara isim vermenin bir adabı vardı. İsim misim önceden seçilmez. Çocuk doğar, hoca çağrılır, bebeğin kulağına ezan-ı Muhammedî okunur, sonra ismi konurdu. Zaman azdı, kıyamet mi yaklaştı, ne? Töreler elden gitti, gider.<br />
      Seccadesini yaydı, şükür namazına durdu. Durdu ya, düşünceler yakasını bırakmadı. “Hiç olmazsa.” diye geçirdi. “Oğlum bana sormalı, gelinim danışmalıydı. Gönlümü almalı, konmasını istediğimiz bir isim kararlaştırmış mıydın demeliydiler. Ah, yiğidimin arkasına kalmasaydım, ah!”<br />
      Hâzım Dümenci, önündeki dönemeci dönerken, sağ elinin ayasıyla direksiyona hızla vurdu, bir arabayı solladı, geçti. Söylendi:<br />
      - Ah ulan, İstanbul! Bir oğlum olsaydı, görecektin şamatayı.<br />
      Hastanede gerekli kâğıtlar hazırlandı. Hâzım Dümenci, Dilârâ ve Bircan, nice yıllarını birlikte geçirecekleri konaklarına döndüler. Daha ilk günden Bircan’a, sütana tutuldu. Doktorunun ve Sabriye Hanım’ın itirazları bir sonuç vermedi. Dilârâ dayattı.<br />
      - Sonra, dedi, ölçülerim bozulur, dişiliğim anlamsızlaşır, gösterişim kaybolur.<br />
      Sabriye Hanım atıldı.<br />
      - Ya analık? Analık ne olacak? Kızına, analık yapmayacak mısın?<br />
      Dilârâ, sözün altında kalmadı.<br />
      - Aman anne! Sen, kendi işine bak. Biz, bu işi mektebinde öğrendik. Ayrıca senin aklına ihtiyacım yok.<br />
      Hâzım Dümenci, sadece dinledi. Zaten o, her zaman öyle yapardı. Bu yüzden kaybettiği davaların bile haddi, hesabı yoktu. Fakat ne önemi var, değil mi? Onda bu tevazu, bu sakinlik varken, daha ne davalar alır, kaybeder, kazanırdı.<br />
      Sonrası, gelsin paralar, çalsın sazlar, oynasın kızlar! Nasıl olsa Hâzım Dümenci, gemisini karada da yüzdürürdü.<br />
      Davetliler, birer ikişer geldiler. Konağın ışıklı, büyük salonunu doldurdular. Amerikan bardan dağıtılan içkilerini yudumladılar. Saza, caza kulak kabarttılar, danstan dansa geçtiler. Sabaha kadar eğlendiler, Bircan’ın aralarına katılmış olmasını kutladılar.<br />
      Sonra konak boşaldı. Geride